İmparatorluktan miras kalan sorun

İmparatorluktan miras kalan sorun
İmparatorluktan miras kalan sorun

Çoğunluk, Kandil ve Mahmur?dan gelenlere sevinilmesinin yalnızca güç gösterisi yanını görüyor.

Bu topraklarda yaşanacak 21. yüzyılın büyük felaketini hâlâ engelleme imkanı var. Yeter ki bu toplumun çoğunluğuna, farklı olanla eşit haklar temelinde beraber yaşamanın hakimiyeti kaybetmek anlamına gelmediğini anlatabilelim
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Türkiye’de Kürt sorunu Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyete kalan en büyük sorun. İmparatorluktan devralınan ve çözmek için Türk çoğunluğun bugüne kadar isteksiz davrandığı son büyük ulusal sorunun batağında çırpınıyoruz. Bu sorunu, Kürtleri Türklük içinde eriterek çözmeye çalışmanın geçerli bir yöntem olduğuna hâlâ inananların sayısı, sanıldığı kadar az değil. Bu asimilasyon projesini Cumhuriyetin bugün de inatla savunması gereken tarihi projesi olarak görenler, “Türkler ve Kürtler kardeştir” cümlesini, en iyi niyetli yorumla, büyük ağabeyle küçük kardeşin ilişkisi olarak algılıyorlar. Daha gerçekçi bir benzetme, ailenin asıl çocuğuyla evlatlık gelen kardeş arasındaki ilişki olurdu.
Asimilasyon, şiddetle bastırma, kültürel hakların tanınması, çok kimliklilik temelinde eşit yurttaşlık, özerklik, bağımsızlık gibi çözüm yolları var önümüzde. Bu konuda seçilecek yol, imparatorluk bakiyesi bu sorunun çözüm biçimini belirleyecek. Barış ve beraberlik içinde, yeni bir eşit yurttaşlar Türkiye’sine doğru yol alabiliriz. Artan kan ve şiddet içinde, iki halkın birbirinden iyice uzaklaşmasına ve birlikte yaşamanın kültürel ve toplumsal koşullarının ortadan kalkmasına neden olacak bir yola da girebiliriz. Bugün gerçekten yol ayrımındayız.
Eğer içinde boğulmaya başladığımız sorun, imparatorluktan miras kalan çözülmemiş son büyük güncel sorun ise, o zaman bu sorunun geçmişte başka halklarla ilgili olarak nasıl çözüldüğüne dönüp bakmakta yarar var. Tarih hep tekerrür eder inancıyla değil, geçmişte yaşanan acıların sorumluluğunu hep başkalarına yükleyerek, kendini sütten çıkmış ak kaşık olarak görmeye eğitilmiş bu ülkedeki etnik-dini çoğunluğa geçmişte yaşananlardaki sorumluluk payını hatırlatmak için soğukkanlılıkla dönüp geriye bakmalıyız.

Hakim milletle eşit hak
Osmanlı İmparatorluğu’nda göreli yumuşak bir geçişle farklı halkların beraberliğini az veya çok korumak belki mümkündü. İmparatorluğun halkları esas olarak hakim milletle eşitlik talep ediyordu. Önce din merkezli olarak tanımlanan hakim millet, daha sonra etnik-kültürel merkezli olarak da tanımlanmaya başladı. 1908-1914 arasında yaşanan gelişmeler, hakim milletin kendini hızla Müslüman, tercihan Sünni ve Türk olarak görmesine yol açtı.
Osmanlı İmparatorluğu halklarının içinde, eşitlikle yetinmeyen, daha radikal talep sahibi olanlar, bağımsızlık isteyenler de vardı. Bunlar kendi halkları, cemaatleri içinde genellikle azınlıktaydılar. Ne var ki Osmanlı hakim milleti ve sırtını bu hakim millete veren yöneticiler, kanaat önderleri, eşitlik talebiyle hareket eden çoğunlukların değil, her koşulda ve hemen bağımsızlık isteyenlerin gürültüsüne önem verdiler. Diğerlerini ihmal ettiler. Hatta diğerlerine bağımsızlıkçı azınlıkların niyetlerini atfettiler. Dolayısıyla eşitlik politikası değil, bastırma ve sindirme politikası izlediler. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim milleti içinde yer almamakla beraber, bu coğrafyada eşitlik içinde birlikte yaşamayı arzu eden diğer unsurlar, kendi aralarında yükselen milliyetçi azınlıklar karşısında pasifleştiler, etkisizleştiler ve sonunda bağımsızlık talep edenlerin arkasından gitmek zorunda kaldılar.
İmparatorluğun hakim milleti, diğer unsurlarla eşit olmayı kabul edemedi. Kendisi de ağır bir bedel ödedi. Bu bedelin sorumlusu olarak hep dış güçleri, kendi içindeki “yabancıları”, kısacası başkalarını gördü. “Neden ben Müslüman olmayanla, Sünni olmayanla, Türk olmayanla bu ülkede eşit olmak istemiyorum?” sorusunu kendine sormadı. “Eşit olmak istemiyorsam, o zaman neden o benimle birlikte yaşamayı arzu etsin?” sorusunu da! Bu topraklar üzerinde önce kılıçla, sonra topla tüfekle elde edilmiş bir egemenlik hakkının mutlak sahibi olduğuna inandı, inandırıldı.

Egemen güç tavrı 
Kürt sorunu yukarıda çok kaba hatlarıyla, bir dizi başka etmen atlanarak özetlenen tarihsel sürecin çözülmemiş son yumağıdır. Kürtlerin büyük çoğunluğu, bu ülkede eşit yurttaş olarak yaşamak istiyor. Bu eşitliğin, bugüne kadar son derece riyakâr biçimde tanımlandığı ve uygulandığı gibi “Türk milleti” potası içinde sağlanması mümkün değil. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türk milleti başka türlü tanımlansaydı, yurttaşlık olarak Türklüğe etnik bir içerik verilmeye çalışılmasaydı, milliyetçi bir cumhuriyet zihniyeti onyıllar boyunca topluma zerk edilmeseydi, büyük ihtimalle bugün Kürt sorununu gene tartışıyor olurduk. Ama kan, barut, kin ve öfkenin aklı ve vicdanı esir aldığı bir ortamda olmazdı bu tartışma. Eline silah alanın, eline silah verilenin, siyaseti silahların gölgesinde sürdürmek isteyenlerin toplumun büyük çoğunluğu tarafından dışlandığı bir demokratik Türkiye’de, Kürt sorununu barış içinde tartışıyor olurduk. Radikal bağımsızlıkçılar veya şiddet yöntemlerini benimseyenler, önce Türkiyeli Kürt topluluğu arasında tutunamazdı.
Bugün 20 yıl öncesine, 40 yıl öncesine göre Kürt sorununda hem epey yol almış durumdayız hem de eşit yurttaşlar olarak bu ortak vatanda birlikte yaşama iradesinin 40 yıl öncesine göre çok daha gerilediği bir aşamadayız. Türkler, en iyi durumda, Kürtlerin eşitlik hakları elde etmesini değil, kendilerinin uygun gördükleri kadarının Kürtlere bahşedilmesini istiyorlar. Kendini devletin ve ülkenin sahibi olarak gören, “hak alınmaz, biz veririz” diyen bir egemen güç tavrı bu.
Kandil’den ve Mahmur’dan dönenlere bu denli sevinilmesinin, bayram yapılmasının sadece güç gösterisi tarafını gören Türklerin büyük bir kısmı, karşı tarafın sevinmesini kendisinin üzülmesi gereken bir durum olarak değerlendiriyor. Kendisinin kandırıldığına, aslında bir şeyleri kaybettiğine ve bunun kendisinden saklandığına inanıyor. Bu nedenle dış güçlerin ülke üzerindeki menfur emelleri söylentilerine daha fazla inanıyor. Halbuki karşı tarafın, -evet artık karşı taraf diye bakılıyor, bunu kendimizden gizlemeye çalışmayalım-, sevinmeyeceği bir çözüm, eşitlikçi bir çözüm olabilir mi? Sorunun çözümünü sevimsiz tüccar dili içinde, “kazan-kazan” türünden formüllerle dile getirenler de, aslında bu formülün, “ben daha fazla kazanayım ama sen de kazan” türünden bir çözüme dayandığını görmek istemiyorlar. Toplumsal sorunların tüccar dilinde çözülmeye çalışılması, bir tarafın kendinin kazıklanacağı hissine sahip olmasını pekiştirir.
PKK’nın doğrudan veya dolaylı etki alanında olan Kürtler ise, haklarını söke söke almaktan başka bir yolu kabul etmiyorlar. Kürtlerin giderek büyüyen bir kesiminde, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Türkiyeli Kürtlerde beklenti eşiğinin yükseldiğini görmemek için kör olmak lazım. 20 yıl önce başlamış olsaydı, bir küçük devrim olarak tanımlanacak olan TRT Şeş bugün önemsiz bir girişim olarak görülebiliyor. Bölgesel özerklik hakkı artık müzakerenin başlangıç eşiği olarak kabul ediliyor. PKK, kendini Kürt kesiminde sorunun yegane veya asli muhatabı kılma stratejisinde kararlılıkla ilerliyor. Hükümette, parlamentoda bekle gör stratejisi güdenler, zamanın kültürel hakların tanınmasıyla sınırlı olacak bir çözümün toplumsal zeminini hızla yok ettiğini görmek istemiyorlar.
Büyük ağabeyin himayesinde ve onun izin verdiği, himmet ettiği haklarla sınırlı bir açılımın, bir dönem için bile olsa, sorun çözme kapasitesi hızla yok oluyor. Şiddet eşiği adım adım yükseliyor. Şiddet yaygınlaşıyor. Yaygınlaştıkça nefsi müdafaa kisvesi altında şiddete başvurmak meşrulaşıyor. Gerçek bir eşitlik üzerine kurulacak birlikte yaşama iradesi Kürt kimlikli siyaset alanında zayıflıyor.
İmparatorluk bakiyesi bir büyük sorunu, uluslararası baskıyla, silahla, şiddetle, yasaklarla çözmeye çalışmanın sonuçlarını, yaşadığımız tarih ışığında, hepimiz bugün gayet iyi biliyoruz. Bu topraklarda yaşanacak 21. yüzyılın büyük felaketini hâlâ engellemek imkanı var. Yeter ki bu toplumun çoğunluğuna farklı olanla eşit haklar temelinde beraber yaşamanın, gücü, iktidarı, hakimiyeti kaybetmek anlamına gelmediğini anlatabilelim ve kabul ettirebilelim. Bunu başarmak demek, imparatorluktan devraldığımız otoriter gelenekle dağlanmış Cumhuriyet rejiminin demokratik bir cumhuriyete gerçekten dönüşmesini başarmak demek olacaktır.