İmren'i nasıl okumalı?

"PKK saldırılarına koşut olarak, giderek yükseldiğini iddia ettiği 'coşkulu milliyetçilik'ten nefes almakta zorlandığını öğrendiğimiz [Ayşe] Kadıoğlu'nun son yıllarda toplumsal dokumuza belirgin bir biçimde...
Haber: ABDURRAHMAN ÜZÜLMEZ / Arşivi

"PKK saldırılarına koşut olarak, giderek yükseldiğini iddia ettiği 'coşkulu milliyetçilik'ten nefes almakta zorlandığını öğrendiğimiz [Ayşe] Kadıoğlu'nun son yıllarda toplumsal dokumuza belirgin bir biçimde egemen olmaya başlayan dinsel cemaat kültüründen ve bu kültürden beslenenlerin daha çocuk yaşlarda işledikleri cinayetlerden; yeryüzünde canlılığın varoluşuna akıl ve bilimin yöntemleriyle en yetkin açıklamayı getiren evrim kuramına karşı Amerika'da 'imal edilen' akıllı tasarım komedisini piyasaya sürmeye çalışanlardan bunaldığına ilişkin herhangi bir şikayetinin olmaması, acaba yaşadığı solunum probleminin aslında duygusal, romantik ve bireysel temelli olduğunu düşünmemiz için yeterli değil mi?"
Yukarıdaki satırlar 20 Kasım 2007 tarihli Radikal İki'de 'Kadıoğlu'nu Doğru Okumak' başlığıyla yazan Gülnaz İmren'e ait. Bu satırları okuyanlar Kadıoğlu'nun evrim karşıtı düşüncelere sempatisi olduğu veya "toplumsal dokumuza belirgin bir biçimde egemen olmaya başlayan dinsel cemaat kültüründen ve bu kültürden beslenenlerin daha çocuk yaşlarda işledikleri cinayetlerden" büyük bir haz aldığı hissine kapılabilir. Üstelik yıllarını faşizm üzerine çalışmaya vakfeden birinin bu konuda yazdıklarına, niçin "dinsel cemaat kültürü"nü ve 'mevcut hükümeti eleştirmiyorsunuz?' şeklinde karşılık verilmesi bana yakın tarihimizdeki başka hadiseyi hatırlattı. Neyi mi? Susurluk olaylarından sonra geliştirilen 'bir dakika karanlık' eyleminin, 'Türkiye laiktir laik kalacak' vb. sloganlarla (sadece) bir 'antilaiklik' ve bu tarihlerde ülkeyi yöneten Refahyol hükümetinin protestosuna dönüştürülmesini. Murat Belge'nin tabiriyle bu 'eylem çalma' hadisesine imza atanlar, meseleyi mecrasından çıkararak, 'devlet içindeki çetelerin varlığı'ndan rahatsız olmadıklarını veya bunu öncelikli sorun olarak görmediklerini bu şekilde ortaya koymuşlardı. Bir başka deyişle, "milliyetçi cemaat"çilik, "dinsel cemaat"çiliğe tercih edilmişti ve bugün de böyle bir tercih yapmamanın sanki suç olduğu izlenimi yaratılıyor.
Orhan Pamuk da
İmren'in ismini vermeden Orhan Pamuk'a dokundurduğu satırlar ise bayağı eğlenceli: "Ayşe Kadıoğlu faşizm ve romantik edebiyat arasındaki ilişkiye dikkat çekip faşizmin romantik karakterini, romantizmin de akılcılıkla kavgasını anımsatırken nedense, günümüzde temsilcilerinin en 'saygın' ödüllere layık görülerek baştacı edildiği, gerçekçi edebiyata sırtını dönmüş, modernizm ve aydınlanmanın bütün kazanımlarına reddiye çıkarmış 'büyülü gerçekçi' ve postmodern edebiyatın, yükselen dincilikle uyumlu karakteri arasındaki manidar ilişkiyi görmezden geliyor". Fesuphanallah, meğer bu postmodern edebiyat ne tehlikeli bir herze imiş. Ki zaten kısa bir süre önce Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ da bunun böyle olduğuna dikkat çekmemiş miydi? Demek ki Batı dünyası postmodern edebiyata teslim olarak hepten gericileşmiş. ABD'deki evrim teorisini reddeden "akıllı tasarım komedisi" de zaten bunu göstermiyor muymuş?
Öte yandan İmren satırlarında "Türk milliyetçilerinin sokak eylemlerine destek veren laik, Batıcı Türk seçkinlerinin" Batıdan uzaklaşmasını da, ABD'nin BOP üzerinden yapmak istediği "artık overlokçudan serbest muhasebeciye, (...) kadar toplumun tüm kesimlerince anlaşılmış" olmasına rağmen Kadıoğlu ve benim gibi kişilerin niçin anlamadığı konusundaki şaşkınlığını ifade ediyor. Doğrusu ben de genelde Batı ve özelde ABD'nin neden Türkiye'yi bölmeye, parçalamaya gayret ettiğinin bir mütearife gibi kabul edildiğini anlayabilmiş değilim. Diğer taraftan faşizm ve militarizm kokan eylemlere destek vermekle, ABD politikalarına karşı olmak arasındaki bağlantıyı aynı şekilde anlayamadığım gibi.
Sadece duygu ve romantik coşkuya dayanan, aklıselimi tamamen gözardı eden ve "vatan, millet, şahadet, intikam" vb. gibi kavramlar üzerinden toplumu ajite eden, hatta sporu bile buna alet eden gelişmeler beni de rahatsız ediyor. Bu faşist ve militarist havanın oluşumunda romantizmin de sorumlu tutulmasının yerindeliğinin ise bedihi olduğunu düşünüyorum. Kitlelerin akıl ve mantığa değil, duygulara ve evvelden beri toplumda yer etmiş bir çeşit önyargı olan tortulara önem verdiğini, vaktiyle İtalyan sosyolog Vilfredo Pareto (1848-1923) ileri sürmüştü. Bazılarına göre faşizmin İtalya'daki fikir babalarından biri olan Pareto, Hitler'den önce, dinleyici veya okuyucuları inandırmanın en iyi yolunun defalarca aynı şeyin tekrarı olduğunu ileri sürmüştü. Gene Hitler'den önce, akıl ve mantığın hiç önemli olmadığını, ama yazılan/söylenen şeye sanki öyleymiş izlenimi vermenin daha önemli olduğunu, ayrıca çeşitli toplumlar üzerinde olağanüstü etkili sözcüklerin olduğunu, bunların yeri, zamanı veya anlamı olmasa dahi kullanılması gerektiğini belirtmişti. (R. Aron, Toplumbilim Düşüncesinde Ana Akımlar, Çev: F. Yalım. Ankara, 1973,107)
Bunları aktarmamın nedeni malumatfuruşluk değil. Bugün Türkiye'de aynı mantıkla faşist ve militarist söylemlerin belli çevre ve kişilerce habire tekrar edilmesinin de aynı mantığa dayandığını işaret etmek. Bunun yanında toplumsal kültürümüzün hiç de barışçı olmadığını, ordu-millet söyleminin istenen sonucu vermiş olduğunu, daha doğrusu artık kitlelerin de kendilerini öyle gördüğünü belirtmeliyiz. Gelin de bugün ordu-millet (millet-i müselleha) söyleminin aslında bir önceki asrın sonlarından daha eskiye gitmeyen bir geçmişinin olduğuna kitleleri inandırın. Önceki yüzyılın sonu ve sonrasında C. von der Goltz ve diğer Alman hocalar, Osmanlı askerî çevrelerine "ordunun diğer kurumlara göre devletten daha fazla sorumlu olduğu ve bu nedenle siyasetin tamamıyla siyasetçilere bırakılamayacak derecede önemli olduğu" düşüncesini taşımışlardı. Ki bu düşünce Almanya'da "orduyla siyasetçiler arasında, Hitler'in orduyu denetimi altına almasına kadar sürecek bir gerilimin yaşanmasına neden olacaktı." (Şükrü Hanioğlu, Zaman, 03.01.2003)
Spor karşılaşmalarında dahi asker selamı verilmesi gibi militarist havaya işaret eden örnekler bir yana, çarpıcı başka bir örnek vereceğim. Henüz daha beş buçuk yaşında kızımın anaokulunda öğrendiği bir "şiir": "Türklerin gemisi kırmızı direkli/İçindeki askerler aslan yürekli/Kaçma düşman kaçma, pişman olursun/ İçindeki askerler tavşan yürekli" Herhalde "şair", "düşman askerleri"ni "tavşan"a benzetirken ağzı kulaklarına varmıştır. Bu, sırf bugüne ait bir vakıa değildir. Evvelden beri bu tür "şiir"lerle minik dimağları dumura uğratmak için gereken yapılıyordu ve el'an da devam ediyor. Herhalde bundan da dini cemaatler sorumlu değil. Militarist ve faşist havadan sorumlu olanlar, her şeyden önce 'Batıcı asker ve sivil seçkinler'dir. AB müktesebatının Türkiye'de benimsenmesi konusunda, "dinci" geçmişinden dolayı hor bakılanların yaptıkları ortada iken, sadece "ulema fetvası"na başvurulması veya rüya yorumunu ciddiye almalarının gündeme getirilmesi manidar. Ülkeyi koca bir kışla veya bir hapishaneye çeviren ve Türkiye'de yeşil-kuşak projesinin uygulamaya sokulmasını sağlayan muktedirlere dahi bu denli sert muhalefet yapılmadı. Yanlış anlaşılmasın muhalefet yapılmasını yadırgıyor değiliz. Dikkat çekmek istediğimiz, muhalefet yapılırken neye öncelik verildiği. Hukukun üstünlüğünün ayaklar altına alınması söz konusuyken sus pus olan çevrelerin, "türban, dini cemaatler, laiklik" vs. denilince kıyameti koparmaları sizce de manidar değil mi?

ABDURRAHMAN ÜZÜLMEZ: Tarih Bilim Uzmanı