İnanç, ideoloji ve vicdan

Tanrının varlığına inananların kendileri ve kutsal kitaplar, tanrının tarif edilemeyeceğini, bilinemeyeceğini itiraf ederler. Hatta "aklınıza ne gelirse ve hangi şeyi hayal ederseniz, o şey tanrı değildir" gibi net hükümlerle, tanrıyı bilinen varlık âleminden uzak tutarlar. Ancak tanrının bu bilinmezlik sıfatına rağmen, onun varlığını ispat için, birçok rasyonel kanıt ortaya koyarlar
Haber: YASİN CEYLAN - yceylan@metu.edu.tr / Arşivi

Geçen gün bir arkadaşımı tanıştırırken bir ifade kullandım: “İnançlı ama vicdanını kaybetmemiş bir insan.” Bunun ne anlama geldiğini, o esnada, ne tanışan iki taraf sordu ne de kendim irdeledim. Aradan günler geçti, o sarf ettiğim cümle üzerinde tekrar düşündüm. Bu cümle rastgele ağızdan çıkan bir söz müydü, yoksa bende kökü olan bir kanaat mi? İnanç sahibi bir kimse vicdanını kaybeder mi diye kendime sordum. Cevabım şuydu: Evet kaybeder!
Birçok insanı rahatsız edebilecek bu cevaba bir açıklama getirmek, benim için bir vecibe olmuştu artık. Açıklama şöyledir: Rousseau’nun insanın “yalın” veya “doğal” halinin tarifini ilk önerme olarak ele alırsak, toplumsal yaşama ve kültüre bulaşmamış bir insanın, diğer zihinsel yetileri yanında “vicdan”ının da tam olduğunu, henüz dokunulmamış olduğunu iddia edebiliriz. Bu tam olan vicdan, empoze edilen kültür ve kabul edilen inanç veya ideolojiye göre bütünlüğünden bir kısmını kaybedecektir. Burada enteresan olan husus, kültür olmadan vicdanın harekete geçemeyeceği ama harekete geçince de mutlaka kayba uğrayacağıdır. O zaman şu soru önem kazanıyor: Hangi kültür ne kadar vicdan kaybettirir? Başka bir ifadeyle insan vicdanına kayıp verdirmeyen veya en az zarar veren bir inanç sistemi veya ideoloji var mıdır?

Tanıya inanmamak
Mutlak doğrular olarak inanılan dogmaların, onlara inananlar arasında bir kardeşlik bağı kurarken, bu dogmalara inanmayanlara karşı düşmanlığa sebep olduğu tarihsel bir vakadır. Bu durumda, inanan insanın vicdanı, kendisi gibi inanana daha hoşgörülü yaklaşırken, inanmayanlara bu hoşgörüyü göstermeyecek, daha katı davranacaktır. Bu, vicdan kaybının bir örneğidir. Dinsel dogmaların çoğu metafizik iddialardan ibarettir. İdeolojileri oluşturan doğrular ise metafizik bir özellik taşımamasına rağmen, mutlak doğrular kılığında dogmalara dönüşebilirler. Hem dinlerin hem de ideolojilerin temelini oluşturan önermelerin hiçbiri, tam doğruluk çizgisine ulaşamadı. Bu çizgiye en çok bilimsel önermeler yaklaşabildi. Ancak bilimsel önermeler ne dinlerin ne de ideolojilerin ana tezlerini oluşturur. Bilimsel doğruların kabulü veya reddi, dinler veya ideolojilerde olduğu gibi insanları düşman kamplara ayırmıyor. Tek tanrılı dinlerin ortak temel dogması olan “tanrının varlığına inanmak” maddesini ele alırsak, insanlık tarihinde, insan kanının akmasına en meşru gerekçe sayılan bu önermenin, incelendiğinde, böyle bir işlevi hak etmediği görülecektir.
Şöyle ki: Tanrının varlığına inananların kendileri ve kutsal kitaplar, tanrının tarif edilemeyeceğini, bilinemeyeceğini itiraf ederler. Hatta “aklınıza ne gelirse ve hangi şeyi hayal ederseniz, o şey tanrı değildir” gibi net hükümlerle, tanrıyı, bilinen varlık âleminden uzak tutarlar. Ancak tanrının bu bilinmezlik sıfatına rağmen, onun varlığını ispat için, birçok rasyonel kanıt ortaya koyarlar. Teoloji kitapları bu tür kanıtlarla dolu. Tuhaf olan husus şu ki, tüm bu kanıtlar ve kutsal kitaplar, bazı insanları ikna etmeye yetmiyor. Çünkü koca bir evrenin gerisindeki güç olan tanrının ispatına, hiçbir delilin yetmemesi gerekir. Hem günlük yaşamamızda ve bilimlerde kullandığımız nedensellik kuralını, tüm evrene uygulama hakkını bize kim veriyor? Tanrının varlığını kanıtlamaya çalışan delillerin hemen hepsi nedensellik kuralına dayandığından, bu kuralın, evrenin dışına uygulanamayacağını, çünkü evrenin bütün haliyle (kâinat) bizim için bir tecrübe olmadığını iddia eden birinin, bütün bu delilleri reddetmesine ne dersiniz? Bu durumda, bu delillere dayanarak tanrının varlığına inananlar, tanrının varlığına doğru bir yoldan inanmış olurlar mı? Bu delilleri yetersiz bulup onun varlığına inanmayanlar, gerçekten ispatlanmış bir tanrıyı mı reddetmiş oluyorlar? Bu durumda tanrı kavramına hangisi daha saygılı? Yetersiz bir kanıtla ona inanan mı, yoksa bu kanıtı eksik bulup ona inanmayan mı? Hangisi daha dürüst, hangisi daha samimi?

Mutlak doğru?
En güçlü bilinen dogmanın analizinde böyle bir belirsizlik ortaya çıkınca, bu ve buna benzer metafizik önermeleri, mutlak ve evrensel doğrular olarak sunmanın nasıl bir haksızlığa yol açtığını görmek mümkün. Bu gibi metafizik spekülasyonların meşru alanı, subjektif seçimlerdir. Birey, kendi öznel dünyasında kendine has inançlar oluşturabilir. Bunların doğruluğu, kendi bilinciyle sınırlıdır, başkasını inandırmaya yetecek donanımı yoktur.
İdeolojilerdeki çoğu zaman aşkın olmayan dogmalara gelince, buna sosyal teoride iki temel kavram olarak bilinen “eşitlik” ve “özgürlük”ü gösterebiliriz. Mutlu toplumsal bir yaşam için bu iki ilkeden hangisi daha önemlidir diye sorulursa buna kesin bir cevap vermek gayet zordur. Bu iki kavram üzerine 19. asırdan günümüze kadar biriken diyalektik literatür, böyle belirgin bir tercih yapmayı imkânsız kılıyor. Bu durumda, bu iki temel kavramdan birini mutlak bir doğru olarak kabul edip diğerini reddetmek meşru bir gerekçeye dayanamaz.
Hem inanç sistemlerinde hem de ideolojilerde verdiğimiz örneklerde varmak istediğimiz sonuç, sosyal değerlerde mutlak ve evrensel doğruluğun iddia edilemeyeceğidir. Mutlak doğru iddiaları, aklın doğasına ve üretkenliğine aykırı olduğundan zihnin işlevini olumsuz etkiler. Çünkü sosyal değerler, ancak zaman içerisinde özellik kesp eden, eksiklikten doyuma doğru hareket eden dinamik unsurlardır. Bunları, belli bir zamanda, tam doğru olarak nitelemek, onların doğruluk sürecini atıl bırakır ve gelişmesini önler. Bu noktada, insan vicdanının, insanın bilgi mekanizmasıyla (epistemoloji) nasıl ilintili olduğu görünüyor.
Sosyal değerlerde mutlak doğruların, insanlar arasında kamplaşmalara yol açtığını, bunun da farklılıklara tolerans göstermeyi engellediğini belirtmek istiyorum. Doğruya bağlılık ve haklıya taraf olmak olarak tarif edilebilecek olan vicdanın, mutlak doğruları kabullenen bilinçlerde, nasıl bölündüğünü ve eksildiğini göstermeye çalışıyorum.
İnsan neden mutlak doğrulara inanır gibi bir soru sorulursa, tatmin edecek bir açıklama getirmek gayet zordur. Ancak dogma kabulünün, sorgulamayan bir zihnin işi olduğu ağırlık kazanmıştır. İnsan, doğası gereği, hem bedenen hem de zihnen tembeldir. Hazır reçeteler durağan zihinlerin aradığı şeylerdir. Rahatlık verir ama bunun bedeli olarak kişiyi bağımlı kılar, özgürlüğünü yok eder. Kendi kendini yöneten birey olmaktan çıkarır. Eleştirel aktiviteden yoksun bilinçlerin hazır reçeteleri kabule meyli, gayet güçlüdür. Bağışıklık sistemi zayıf bir beden gibi, ortalıkta dönen fikirlere maruz kalıp birine meftun olması gayet mümkündür. Bu sadece, ona çabasız bir kıymet bulma hazzı verir ancak buna karşılık, doğruyu kendince bulma mekanizmasını durdurur.
Sosyal alandaki mutlak doğrular, ya sorgulanmamış önermeler veya yarı sorgulanmış iddialarsa, bunlara inanmanın kıymeti nedir? Başka bir deyişle, metafizik veya ideolojik dogmalara inanmak bir kurtuluş mudur yoksa bir kayıp mıdır? Vicdanın bütünlüğünü korumak adına mutlak doğrulara saplanmamış, dinamik, bir değerden diğerine geçebilen bir zihnin, kendisi gibi düşünmeyene daha toleranslı ve adil davranması büyük bir ihtimaldir.
Buna göre teorik sorgulama, etik bir görev gibi görünüyor. Hangi kaynaktan gelirse gelsin, doğruluk iddialarına eleştirel yaklaşmayan ve sorgulamayan insan, ahlaksal bir kusur içindedir. Vicdanın bütünlüğü, etik bilinç ve etik fiillerle mümkündür. İnsan için mutlak doğru söz konusu ise bu, ahlak yasasından başkası değildir.