İnanç ve ideolojileri eleştirmek

İnancına yapılmış bir eleştiriyi şahsına yapılmış bir kötülük olarak gören kişinin, kendisini inancıyla özdeşleştirmesi gibi bir sorunu vardır
Haber: YASİN CEYLAN* / Arşivi

Çok kişi inandığı bilgi ve değerlerin eleştirilmesinden rahatsız olur. Eleştiri konusu bir dinin temel dogmaları ise, ortaya konan tepki, şiddet noktasına varabilir. Ancak eleştirinin türü ve derecesi ve buna karşı sergilenen tepki, kültürden kültüre, toplumdan topluma değişir. Bilindiği gibi, demokratik değerlerin egemen olduğu Batı toplumunda eleştiri alanı daha geniş ve derecesi daha yüksektir. İslam dünyasında ise, ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, bazı milli değerleri, şahısları ve egemen olan dinin kurallarını sorgulamak, doğruluk ve kıymetlerinde şüphe yaratmak büyük bir risktir. Mesela bu ülkede milli kahraman olan Atatürk ’ü eleştirmek suç. Yine milli değer olarak addedilen ama içeriği hep müphem kalan “Türklüğü” eleştirmek de suç. İslam dininin esaslarını eleştirmek ise, kanunen bariz bir şekilde suç sayılmamakla birlikte, karşısında, toplumun tehditkâr baskısını bulur. Bu baskıyı provoke edebilecek tanınmış mütedeyyin zevatın varlığı sayesinde, eleştiren kişi, hedef haline getirilerek büyük bir cezanın muhatabı olabilir.


Dokunulmazlar
Aynı zamanlarda var olan, çağdaş Batı toplumu ile İslam toplumu arasındaki bu fark, neden var? Bu soru birçok düşünürü ilgilendirdiği gibi beni de düşündürür. Eleştiriye tahammül edenler, en ağır sorgulamalar karşısında da bile şiddete başvurmayanların inançları mı yok? Çok esaslı toplumsal değerlere mi sahip değiller? Milli kahramanları mı yok? Varsa bizimkiler kadar kahraman mı değiller?
Bu soruların cevapları üzerinde düşünmek, kendi toplumumuzu analiz etmede bize yardımcı olacaktır. Her şeyden önce, bir inancı, bir ideolojiyi, bir milli değeri eleştirmek, kıymetini eksik göstermek ile bir şahsı eleştirmek, bir toplumu, insanları bizzat kastederek suçlamak ve kıymetini azaltmak, aynı şeyler değildir. Dinsel inançlar, milli değer ve örfler, tarihi şahsiyetler ortak değerlerdir. Hiçbir fert veya grup münhasıran onlara sahip çıkamaz. Bunlara yapılan eleştiriyi, kendi şahsına veya grubuna yapılmış sayamaz. Bunu yapıyorsa, burada bir terslik vardır demektir.
İnancına yapılmış bir eleştiriyi şahsına yapılmış bir kötülük olarak gören kişinin, kendisini inancıyla özdeşleştirmesi gibi bir sorunu vardır. Nitekim “Ben önce Müslüman, sonra insanım” veya “Ben her şeyden önce Marksistim” gibi ifadeler kullanan çok kişi var. Varlığını ve kimliğini ve hatta insanlığını bir inançta tüketmek, bireysel bir sorun olmaktan çok, kültürel bir sorundur. İnsanüstü değerlerin yaratıldığı ve insanın bu değerlerin altına düşürülüp onlara kurban edildiği bir kültürde bu gibi ifadeler olağandır. Türkiye ’deki mevcut kültürün buna elverişli olduğunu söyleyebiliriz. İlkokuldaki çocuğa her sabah “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” gibi yeminler ettirirseniz, bu adanmışlıklarla büyüyen bir bireyin, kendi varlığından çok inançlarına saygısı olur. Kıymet kazanmak için kendini vatan, Türklük, din, bayrak gibi üst değer olarak lanse edilen nesne ve kavramlara feda etmesi gerekir. Bu üst değerlerin gölgesinde kalan inançlı veya milliyetçi şahıs, bunlara yapılmış herhangi bir eleştiriyi, böyle bir algıdan dolayı, kendi özüne ve şahsına yapılmış sayacaktır.

İnsan ürünü Halbuki bireysel veya toplumsal yaşamdaki tüm değerler, kavram ve inançlar, bilimsel bilgi ve teknoloji, insan ürünüdür. Kaynağı, insanın kendisidir. İnsanın, kendi ürettiği şeyleri kendinden üstün sayması, mantıklı değil. Anlaşılan şu ki, milli ve dini değerleri eleştirildiğinde, bunu şahsına yapılan bir saldırı olarak algılamayan kişi, kendisini ve kimliğini bunların dışında ve üstünde görmektedir. Böyle bir eleştiri karşısında bağlı olduğu değerleri rasyonel argümanlarla savunacak, karşısındakinin, bu eleştiride haksız olduğunu, gücü yettiği kadar açıklayacaktır. Bu akıl eksenli savunma, belki de eleştiriyi yapan kişiyi düşüncesinden vazgeçirtecektir. Ama böyle rasyonel bir savunma yerine şiddete başvurursa, karşıdaki kişiyi kazanamayacağı gibi, onu eleştirisinde daha haklı konuma sokacaktır. Şu da bir gerçek ki, doğru bilgi (bilimsel bilgi gibi) ve temel beşeri değerler (ahlak yasası ve ahlaksal erdemler gibi), eleştiri karşısında küçülüp kıymet kaybetmezler. Hatta en yıkıcı saldırılar karşısında bile güçlenerek çıkarlar. Bu tür değerleri kanun maddeleri ve nakaratlarla korumaya da gerek yok. Çünkü asli değerlerin korumaya ihtiyacı yoktur.
Şimdi şu da bir gerçek ki, sosyal değerlerin, din, gelenek, ideoloji ve meslek disiplinlerinin eleştirilip sorgulanmadığı kültürler, gelişme ve evrilme dinamizmini kaybederler. Böyle bir kültürde sanat ve mizah de gelişmez. Çünkü sanata ve mizaha konu olacak objeler ya yasak ya da kutsaldır. Böyle bir toplumda yaşayan eğitimli bireyler, imkân bulurlarsa, yüzlerini daha dinamik olan yabancı kültürlere çevirirler. Bu, bir insanın kendi kültürüne yabancılaşmasından başka bir şey değildir.
Şunu da belirtmek gerekir ki, eleştiren kişi, karşısındaki insana saygısını ibraz etmelidir. Eleştirdiği değerlerin kişiye ait olmadığını, umumun mirası olduğunu belirterek, bu eleştiriyi yaparken, onun şahsına saygısının eksilmediğini açıkça ifade etmesi gerekli. Çünkü saygının mercii fikirler değil, insanın kendisidir. Bu sebeple her fikre saygı gösterilmeyebilir, ama her insana saygı bir görevdir. Velev ki, bu insan en tuhaf fikirleri savunmuş olsun. Fikirlerine saygımız olmayabilir, ancak bu fikirlerin nasıl tutarsız ve zararlı olduğunu ona açıklarken, şahsına olan saygımız devam eder. Çünkü bir insan, düşüncesinden ve hissettiklerinden ibaret değildir. Çünkü insan o kadar büyüktür ki, aslında hiçbir tarife sığmaz. Hukukta bir mücrim, en büyük suçları işlemiş olsa dahi, o hâlâ bir insandır. Yaptığı cürümlerle özdeşleştirilemez. Cezası neyse infaz edilir, ama insan olarak bizde bir hakkı mahfuzdur. O da, onun insan kimliğine saygı göstermemiz gerektiğidir. Bunu yapmazsak kendimize, insanlığımıza da haksızlık etmiş oluruz.
Öyle görülüyor ki, insanı, tüm değerlerin merkezine aldığımızda, onu ikinci, üçüncü derecedeki değerlere kurban etmediğimizde, birçok sosyal sorun (Kürt ve Alevi sorunu gibi) kolaylıkla çözülecektir. Geçmişte krallar ve imparatorlar, şahsi garez ve kaprisleri için savaşları göze almışlar, milyonlarca insanı ölüme sevk etmişlerdir. Geriye baktığımızda bu yapılanlara bazen gülüyor bazen de acıyoruz. Günümüzde şiddet, kan ve zulümlere sebep olan birçok sosyal değer ve inançların, geçmişteki egemenlerin kaprislerinden ne farkı var? Her iki türde de insan, insan olarak kıymetini kaybediyor, kendi ürünü birçok anlamsız şeylere kendini feda ediyor.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: İnsanın, ana değer olarak, dünya görüşünün temeline oturtulduğu kültürlerde inançlar, ideolojiler ve diğer sosyal kavramlar, insandan daha kıymetli unsurlar olarak algılanmıyor. Eleştiriye açık, değişebilen alanlar statüsüne sokuluyor. Bu durum, beşeri bilimlerde, öyle bir dinamizme yol açıyor ki, bundan, yalnız o kültürlerin insanları yararlanmakla kalmıyor, bizim gibi kapalı toplumlar bile, dolaylı olarak, fayda görüyor.

* Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe