İnanmak veya inanmamak

İnanmak veya inanmamak
İnanmak veya inanmamak

Kurban bayramında hacılar, Kabe deydi.

Tanrının varlığını nedensellik yasasına dayandırmak, ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Tanrı inancına bu delille ulaşan kimselerin, bir defa daha düşünmeleri gerekir
Haber: YASİN CEYLAN - yceylan@metu.edu.tr / Arşivi

Bilmek ile inanmak birbirinden farklı iki zihinsel işlevdir. İnsan her bildiğinin doğruluğuna inanabilir ama her doğruluğuna inandığı şeyi bilemeyebilir. Tanrının varlığına inanmak, bu ikinci türdendir. Yani, bir insan Tanrının var olduğuna inanır ama Tanrının ne olduğunu bilemez. Tanrının varlığını en güçlü biçimde savunan tek tanrılı dinlerin kutsal kitapları da, Tanrının bilinemeyeceğini, tüm yönleriyle tarif edilemeyeceğini savunurlar. Tanrının birliği ve hiçbir şeye benzemezliği konusunda, en titiz din olan İslam dini, Tanrıyı çoğu zaman, soyut kavramlarla anlatmaya çalışır. Tanrının mahiyeti konusunda, insan aklına ve hayaline ne gelebilirse, onun, Tanrı olamayacağı gibi kesin ifadeler kullanır. Kelam kitapları, Kuran’ın bu çizgisini birçok argüman üretmek suretiyle savunur.
Kutsal kitapların güçlü Tanrı savı ile semavi dinler dışında, birçok inanç sisteminin de Tanrı inancını tescil etmesi karşısında, bazı kimselerin Tanrının varlığını reddetmesi, fevkalade düşündürücü bir hadise . Hele bu inanmayanlar arasında, akıl ve mantık yönünde eksiği olmayan, nam sahibi filozofların olması, meseleyi daha da vahim kılıyor. Bu konuyu burada işlememdeki amaç, inanma ve inanamamanın gerekçelerini ortaya koyarak, iki tarafın birbirlerini anlayabilmelerini sağlamak. 

Nedensellik çürütülürse
İnanmanın gerekçeleri gayet basit ve sarih. İnanmayı savunan, binlerce yıllık, pek hacimli bir literatür de mevcut. Denilebilir ki, yaklaşık bin yıla yayılan Ortaçağ’da yazılmış kitapların yüzde 90’ı, teoloji kitaplarıdır. Üç semavi dininin teoloji kaynaklarında Tanrının varlığı konusunda, özet olarak, beş temel argüman ileri sürülür. Bu beş argümanın hepsinin dayandığı yegâne düstur, sebebiyet (nedensellik) yasasıdır. Yani, nedensellik bir şekilde çürütülürse, bu beş argüman da tek tek yıkılır. O zaman Tanrının yokluğu ispatlanmış olur mu diye sorulabilir. Hayır. Çünkü onun varlığına gerekçesiz de inanmak mümkün. Hatta bazı teologlara göre, en değerli iman, bir gerekçe ortaya koymadan inanmaktır. Şimdilik bu gerekçesiz iman konusunu sonraya bırakalım.
Nedensellik yasasının Tanrının varlığı için kullanılmasının açıklaması şu: Nasıl her eserin bir yapımcısı varsa, evren dediğimiz varlık âleminin tümünün de bir yapımcısı vardır. Nasıl günlük yaşamımızda, mesela “Elimdeki kalem durup dururken var olmadı, onu üreten biri var; şu defter de kendiliğinden var olmadı, onu da var eden bir neden var” gibi doğa bilimlerinin de temeli olan bu biricik nedensellik yasasını, “evren de kendiliğinden var olmadı, onu da yaratan biri var” şeklinde, evrenin tümüne uyguladığımızda, Tanrının varlığı zorunlu olarak meydana çıkar. İşte bu kadar basit! Kutsal kitaplar, bilhassa Kuran, Tanrıya inanmayanların bu bariz hakikati nasıl fark etmediklerini hayretler içinde dile getirir. Çünkü gerçekten de bu yasa, evrenin tümüne uygulanırsa sonuç budur. Peki, Tanrıyı da bir sonuç olarak kabul edemez miyiz? Yani onu da yaratan bir şey yok mu? Buna şöyle cevap veriliyor: O zaman nedensellik zinciri sonsuza kadar gider. Bu kabul edilemez. Çözüm olarak, kendisinden önce bir nedeni olmayan, yani kendiliğinden var olan bir “ilk”i kabul etmek gerekir. Bu “ilk” ise Tanrıdır. Buradaki “ilk”, Aristo’nun Tanrısına benzemekle birlikte, ikisi arasında bir fark da var. Aristo’nun Tanrısı, evreni yoktan var eden değil, evrene ilk hareketi veren güçtür. İşte Tanrıya inanmayandan, bu basit akıl yürütmesini kabul etmesi beklenir. Bu bariz gerçekliği hâlâ kabul etmiyorsa, ona kâfir (gerçeği örten) demekten başka çare de yoktur.
Şimdi, alt derecedeki bazı canlıların bile yaşamlarında kullandıkları nedenselliği, neden Tanrıtanımazlar kabul etmezler? İşte asıl sorun burada. Görülecektir ki, inanmak nasıl bir çeşit akıl yürütmeye dayanıyorsa, inanmamak da bir tür akıl yürütmeye dayanacaktır. Şöyle ki: Evrenin içindeki her nesne bir sonuçtur, onu meydana getiren sebep, zorunlu olarak sorulur. Ama tüm evren bir nesne midir? Evrenin tümü bizim için bir bilgi midir? Evrenin tümü bizim için bir deneyim midir? Evrenin tümü elimdeki şu kalem gibi, önümdeki şu defter gibi üretilmiş, sınırları belli bir alet midir? Bunlara evet diyemeyiz. O zaman, günlük yaşamımızda ve evrenin içindeki olaylar için uyguladığımız nedensellik yasasını, tüm varlık âlemine uygulayabilir miyiz diye kendimize sormalıyız. Ateist denilen kişi, “hayır uygulayamayız” diyen kişidir. 

Evrenin sınırı
Çünkü içinde yaşadığımız evrenin sınırları nedir bilemeyiz. Milyarlarca yıldızdan ve galaksiden bahsediliyor. Işık hızıyla milyonlarca yıl seyreden bir cisim, uzayın sonuna varamıyor. Hayal gücümüzle -ki hayal gücümüz ışık hızından kat kat daha fazla süratlidir- bile evrenin sınırına ulaşamıyoruz. Bize ne oluyor da, böyle akıl almaz büyüklükteki bir varlık üstünde fikir yürütüyoruz! Bu kadar cüret fazla değil mi? Şunu bilmemiz gerekir ki, evrenin içindeki nesne ve hadiselerin, sınırlarına vakıf olduğumuz zaman, onlar hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Ancak evrenin tümü, hiçbir zaman, bir bilgi olarak, zihnimizin içine sığmayacaktır. Bir nebze mütevazı olup aklımızın sınırlarını bilelim. Evrenin içinde kalalım! Zaten istesek de dışına çıkamayacağız. Dışında diye tevehhüm ettiğimiz hayali varlık dünyası, yine evrenin içindedir. Hatta yaratıcı güç olarak tahayyül ettiğimiz Tanrı bile, iyi incelersek, hâlâ içinde olduğumuz varlık evreninin içindedir. Çünkü hiçbir zihinsel yetimizle varlığın dışına çıkamayız.
İşte Tanrıtanımazın derdi budur! Bu basit yasanın bizi Tanrıya götüremeyeceği iddiasıdır. Tanrının, bir kalemin, bir defterin gerisindeki sebep gibi bir sebep olamayacağı iddiasıdır. Evrenin bir kaleme, bir deftere dönüştürülemeyeceği iddiasıdır.
Bizi Tanrıya götürecek yegâne delil (nedensellik yasası), bu şekilde, pek de işe yaramaz hale gelince, o zaman Tanrı yok mu diyeceğiz? Hayır. Sadece bizi ona götürecek yol, bu yol değildir diyebiliriz. Bu delile dayanarak Tanrıya inanan bir kişi, iyi bir şey yapıyor diyebilir miyiz? Faraza doğru denilebilen bir bilgiye yanlış bir yoldan gidilmişse, o bilgiye sahip olunmuş sayılır mı? Biri çıkıp o bilgiye itibar etmezse, bir hata mı yapmış olur? Bu ateist bu kadar kolay akılsallığı neden kabullenemiyor. Acaba “Tanrı” gibi pek yüce bir kavram için, ona yakışır bir delil endişesi içerisinde olmasın?
Hem Tanrı, evrenin tümünün gerisindeki kudret ise, o zaman ancak evrenin tümü onun için kanıt olabilir. Tüm beşerin aklını bir araya toplarsak, evrenin tümünün bilgisine ulaşabilir miyiz? Elimizdeki bilgilerin bile ne derece doğru olduğu tartışmalı iken, böyle büyük bir iddia, aşırı bir cüretkârlık olmaz mı? O zaman, evrendeki herhangi bir sınırlı nesneyi kanıt gösterip “İşte bunu yaratan Tanrıdır!” demek, onun şanını küçülmek demek değil mi? Bunu kabul etmeyen bir akıl, hangi günahı işlemiş olur? Tanrıyı yüceltmiş mi olur, küçültmüş mü? 

Gerekçesiz iman
Hiçbir nesne Tanrının varlığını ispata yetmez. Tanrıya da bu yakışır zaten. Gerekçeli Tanrı inancının pek kıymet taşımaması bu yüzdendir. Çünkü Tanrının varlığı için deliller artıkça o derece şüphe de artar. İnanmayan insanı, hiçbir teoloji kitabı ikna edemez. Gerekçesiz bir Tanrıya inanan bir kimse de, bir ateistin en güçlü kanıtına itibar etmez. Gerekçesiz iman konusuna gelince, böyle bir inanç teologlar tarafından da en kıymetli bir iman türü sayılır. Yani, bu bir bakıma yaşlı nine inancının, düşünen mütekellimin (teolog) imanına tercih edilmesidir. Böyle bir inanç, akılsallık kabul etmeyeceği için, onu ne ispat etmek ne de çürütmek mümkündür. Sufimeşrep müminlerin ve mistiklerin, bu tür bir imana sahip oldukları söylenir. Bu tür imanın geçirgenliği mümkün olmadığından, onu başkasıyla paylaşmak mümkün olmaz. Tamamen sübjektif düzeyde kalır. Böyle imanı, aynı kalitede, onun karşıtı olan, başka bir gerekçesiz iman nakzeder. Yani “hiçbir gerekçem olmadan Tanrıya inanıyorum” iddiasını, “hiçbir gerekçem olmadan Tanrıya inanmıyorum” iddiası karşılar. Bu zıt iddiaları taşıyan iki kişi, karşı karşıya gelirse, birbirlerine üstünlük taslamamaları gerekir. İkisinden biri bunu yaparsa veya üçüncü bir şahıs bu iki iddiayı karşılaştırmaya yeltenirse, bunu ancak akla başvurarak yapabilir. İşin içine akıl girdiğinde de, yukarda bahsettiğimiz tüm endişe ve şüpheler tekrar nükseder.
Tanrıyı, bir taraftan, akılsallığın fuzuli gerekçelerinden, diğer taraftan, gerekçesiz kör inancından kurtarmaya çalışan, üçüncü bir yaklaşım vardır. O da Tanrıyı varlığın ötesinde değil, içinde aramaktır. Spinoza’nın Tanrısı, böyle bir tanrıdır. Buna göre, “ben varım” veya herhangi bir nesneye “şu vardır” demek, “Tanrı vardır” demekle eşanlamlı olur. Tabii, o zaman Tanrıtanımaz kimse de kalmaz. Ancak ne yazık ki, Tanrıya bu kadar yaklaşmış olan bu filozof, “ateist” damgasını yedi. Sırf kutsal kitaplardaki Tanrı tarifine ters düştüğü için. Tanrıyı, evrenin içinde, insan aklının zaman içindeki “mutlak”a doğru seyri biçiminde, evrenin ruhu olarak gören de vardır. Hegel’in Tanrısı muhtemelen böyle bir tanrıdır.
Öyle görülüyor ki, Tanrının varlığını nedensellik yasasına dayandırmak, ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Tanrı inancına bu delille ulaşan kimselerin, bir defa daha düşünmeleri gerekir. Bu yasayı Tanrı için geçersiz görüp Tanrının varlığını reddeden kişi, sadece belli bir Tanrı tarifini reddetmektedir. Çünkü geçersiz bir gerekçe ile ortaya atılan bir varlık, zorunlu bir kabule yol açmaz. Onu iddia eden kişinin elde ettiği inanç da şaibeli bir inançtır. Bu inancı meşru, geçerli, kabulü zorunlu bir bilgi sayıp onu reddedeni bilgisiz, akılsız, mantıksız, hak ve hakikatten uzak görmesi, büyük bir haksızlıktır.
Zihnimiz ve kabiliyetlerimiz, Tanrıyı Tanrı olarak kavramaktan acizdir. Bu aczi kabullenmek, Tanrı konusuna girmenin zorunlu şartıdır. Bize düşen, bu ulaşılması zor ve mümkün olmayan hedefin peşinden gitmek yerine, insan olarak ulaşabilecek hedefler seçmektir. O da bir şeye, bir biçimde inanıp atıl kalmak yerine, dış doğanın ve kendi iç doğamızın küçük parçacıklarını, anlaşılabilecek hedefler olarak belirleyip anlamaya çalışmaktır. Ve öyle, hep ilerlemektir. Bilip öğrenip devam etmektir. Bizim için doğru olan budur. Hedefe giden yol, ancak bu olabilir. Bu hedef Tanrı ise bunu, ta baştan zikretmeye hiç de gerek yoktur. Çünkü nasıl bir şeye varacağımızı bilmiyoruz. Ta baştan veya yolun herhangi bir noktasında, hedefi tanımlarsak, yolumuzu şaşırabiliriz. Çünkü yolumuz, içimizden gelen, sönmemesi gereken, gayet nazik bir ışıkla izlenebilmektedir. Hedef çok uzaklarda olduğu için, oradan bir ışık bize gelmemektedir. Öyle bir ışık gelse bile işimize yaramayacaktır. Çünkü öyle bir ışık karşısında, tüm gözler göremez olacaktır. 

YASİN CEYLAN: Prof. Dr., ODTÜ , Felsefe


    ETİKETLER:

    İslam

    ,

    ODTÜ

    ,

    Hadise