İnkılâp ve seçim

2007 seçim yılı. Dolayısıyla seçim sistemi ile ilgili beklentiler ve tartışmalar yine gündemde.
İnkılâpçı seçim sistemi
Haber: CEMİL KOÇAK / Arşivi

2007 seçim yılı. Dolayısıyla seçim sistemi ile ilgili beklentiler ve tartışmalar yine gündemde.
İnkılâpçı seçim sistemi
Cumhuriyet inkılâbından sonra seçimler, Osmanlı'dan kalma seçim yasası ve sistemine göre yapıldı. Yasa, 1877 yılında kabul edilmiş ve daha sonra değişik zamanlarda değiştirilmişti. Cumhuriyet, ayrıca bir seçim inkılâbına (nedense) gerek görmedi, ihtiyaç duymadı. Belki de hâkimiyeti milliye ile seçim sistemi arasında bugün olduğu gibi doğrudan bir ilişki kurulmamıştı. Cumhuriyet, bazılarının iddiasına göre, Osmanlı'nın 'kulluk sistemi'ne son verdikten sonra, 'kulluk sistemi'nin öngördüğü seçim yasasını ve sistemini sürdürdü.
O halde Pazar bulmacası: (a) Osmanlı seçim yasası hâkimiyeti milliye ilkesine uygundu, "kulluk" falan yoktu, zaten herkes vatandaştı, o nedenle bir değişikliğe ihtiyaç görülmedi. (b) Cumhuriyet "kulluk" düzeninin seçim yasasını ve sistemini sürdürerek, "kulluk" rejimine devam etmeyi tercih etti. (c) Cumhuriyet seçim yasasını değiştirmek ihtiyacında olmadığı ve hâkimiyeti milliyeyi de temel aldığına göre, son dönem Osmanlı'da da hâkimiyeti milliye ilkesi zaten vardı ve uygulanıyordu. (d) Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş kopuş değil, devamlılıktı.
Gelelim Osmanlı'nın, pardon Cumhuriyetin seçim yasasına: Seçmen olabilmek için (mesela 1923 seçimlerinde) "Türkiye Devleti Halkı"ndan olmak lazımdı. Artık her ne demekse? Buna göre, seçimler, bugünkünün aksine, iki dereceliydi. Sakın yanlış anlamayınız lütfen, iki turlu değil. Önce erkekler (on yıl kadar sonra kadınlar da) birinci seçmen olarak, milletvekillerini seçecek olan ikinci seçmenler için oy kullanırlar ve yetkilerini bu ikinci seçmenlere delege ederlerdi. İkinci seçmenler sayıca azdılar. İkinci seçmen listesi ise, CHP tarafından saptanır ve ilan edilirdi. Bütün ikinci seçmenler CHP'li idiler. Sonra bu ikinci seçmenler, milletvekillerini seçmek üzere sandık başına giderlerdi. Sandık başına gittiklerinde önlerinde buldukları milletvekili aday listesi, CHP tarafından saptanıp ilan edilmiş olurdu. Tabii tek bir liste vardı. Zaten aday listeleri oluşturulurken seçim bölgelerinin çoğunda seçilecek milletvekili sayısı kadar aday gösterilmezdi ve adayların tümünün de seçilmesi bu şekilde sağlanırdı. Bazı adaylar, aday olduklarını bile bilmezdi, aday olduklarını gazetelerden okuyarak ya da radyodan duyarak öğrenen adaylar da vardı! Ama listenin içinde bazen çok az sayıda yanında bağımsız yazan adaylar da olurdu. Bu bağımsız adaylar da yine CHP'nin onayından geçerlerdi. Bir de hakiki bağımsız adaylar vardı. Ama bunların seçildikleri hiç görülmemişti. Zaten bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olurlardı ve kendilerine biraz da eksantrik kişiler gözü ile bakılırdı. Bunlar pek çok kişinin gözünde medeni ve siyasi cesaret sahibi kişilerdi. İkinci seçmenler parti listesinden seçildikleri için yine partinin milletvekili aday listesine oy vermek zorundaydılar, aksi halde parti disiplini açısından partiden atılabilirlerdi.
Yüzde 25
Altıok bayrağı ile de süslenmiş olan seçim sandıkları açıldığında, oylar, herkesin gözü önünde açık kullanılmış olmasına karşılık, memurlardan oluşan komisyonlarca gizli sayılırdı. Sonra sonuçlar açıklanırdı. Listenin tek bir oy alması halinde dahi kazanacağı için, sonuçlar sürpriz yaratmazdı. Milletvekili aday listesine girmek, seçilmeyi zaten garantiliyordu. Pek çok aday, seçim bölgesini hayatı boyunca hiç görmemiş olabilirdi. Kimin milletvekili olacağına, cumhurbaşkanı, parti başkanı olarak karar veriyordu. Yardımcıları da başbakan ve aynı zamanda parti genel başkan vekili ile partinin genel sekreteri idi. Ama son karar, partinin değişmez genel başkanı da olan cumhurbaşkanına aitti. CHP'nin 1927 tarihli tüzüğü bunu öngörüyordu. Tek parti döneminin seçim sistemi böyleydi. Bu, hâkimiyeti milliyeyi en iyi yansıtan sistem olarak görülüyordu. Gerçi 1927 genel seçimine birinci seçmenlerin katılımı yüzde 25'i bile bulmamıştı, ama bu sorun edilmiyordu. CHP tüzüğüne göre, bu sistem "demokrasi"yi daha iyi yansıtıyordu. CHP'nin kabul edilen ilk programına göre, tek dereceli seçim yapmak ilke olarak benimsenmişti. Fakat seçmenler Meclis'e seçecekleri adayları yakından tanıyabilecekleri siyasal, sosyal, kültürel niteliklere sahip oluncaya kadar, seçmenlerin yakından tanıdığı ve güvendiği ikinci seçmenleri seçmelerinin demokrasiye daha uygun olacağına karar verilmişti. Vatandaşlar gereken eğitimden geçip de arzu edilen yüksek standartlara sahip oluncaya kadar CHP, Osmanlı döneminden kalan iki dereceli seçim sistemine devam etmeyi tercih etmişti.
Cumhuriyetin ilk seçim yasası
Cumhuriyetin ilk seçim yasasını Cumhurbaşkanı İnönü'ye borçluyuz: 1942 yılının son günlerinde Osmanlı döneminden kalan seçim yasası nihayet değiştirildi. Seçmen olabilmek için Türk olmak ve 22 yaşını bitirmiş olmak gerekiyordu. Milletvekili seçilebilmek için ise 30 yaşını bitirmiş olmak gerekiyordu. Seçimler yine iki dereceliydi. Nitekim 1943 yılında yapılan CHP tüzük değişikliğinde seçimlerin iki dereceli olarak kalması gereği üzerinde ısrarla durulmuştu. Tüzükte yer alan 'demokrasi' sözcüğü de artık gereksiz bulunarak kaldırılmıştı. Tek-parti döneminde seçim, atama anlamına geliyordu.
Cumhurbaşkanını kim seçiyordu?
Cumhurbaşkanını, cumhurbaşkanı tarafından atanmış olan milletvekilleri seçiyorlardı. Yani önce cumhurbaşkanı, CHP Değişmez Genel Başkanı olarak partisinin milletvekillerini seçiyor, ardından miletvekilleri de Meclis'te kendilerini atayan cumhurbaşkanını (yeniden) seçiyorlardı. 1924 Anayasası'nın öngördüğü parlamenter demokratik sistem, tamamen başaşağı edilmişti.
Cumhurbaşkanı anayasaya göre yetkileri kısıtlı devlet başkanıydı. Fakat cumhurbaşkanı aynı zamanda CHP Değişmez Genel Başkanı'ydı da. Yetkilerini cumhurbaşkanı olarak değil, fakat parti başkanı olarak kullanıyordu Bu ona parti tüzüğü tarafından tanınmış olan bir haktı. 1924 Anayasası'na göre, cumhurbaşkanının parti başkanı olmasına herhangi bir engel yoktu.
Milletvekilleri
Ne propagandaya gerek vardı ne de siyasal rekabet içinde olmaya. Adayın tek yapması gereken, parti başkanının, yani liderin kendisine güvenmesini sağlamaktı. Bu güven, lidere, rejime, partiye, hükümete tam bir bağlılık/bağımlılık anlamına geliyordu. Bu bakımdan parlamentoya katılan bir adayın yeniden seçilme şansı, eğer kendisinden beklenen misyonu iyi bir şekilde yerine getirirse, hayli yüksekti. Eğer liderin güvenine layık olmayacak bir siyasal tutum içinde olduğu görülürse, ki bu nadiren görülen bir özellikti, bu takdirde bir kez daha seçilmesi imkansızdı.
1946: "Karşı-devrim"
Tek parti döneminin seçim yasası ve sistemi, (bazı görüşlere göre) 'karşı-devrim'den sonra, yani Cumhurbaşkanı İnönü'nün rejimi dönüştürmesi ile birlikte tarihe karıştı. Hâkimiyeti milliye ilkesi de, "sözün ayağa düşmesi" ile birlikte, tek dereceli ve gizli oy gibi, seçim sonucunun öngörülememesine neden olacak şekilde suistimal edildi! Bunun sonucu malum: İstikrarsızlık, kaos, düzensizlik ve karışıklık... Bu anlamda inkılâpçı seçim sistemi, 1946'da irticaya yenik düştü de denilebilir!
CEMİL KOÇAK: Sabancı Üni.