İnkâr dediğin

Hani şu sahipsiz kemikler vardı ya, onlar hâlâ sızlıyor. İnkârın tarifi, için için bir sızıdır. Ve maalesef inkâr esas bugünümüzde. Tarihte ne olduğunu da anlayan anladı zaten
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Eskiden ‘Ermeni Soykırımı Yasa Tasarıları’ vardı. Bunlar çeşitli parlamentolarda görüşülür oldu mu, memlekette her tür nefret söylemi ayyuka çıkardı. Elinde Kuran tutan iskeletler, istatistikler, toplu mezarlar, “Asıl Ermeniler bizi kesti” başlıklı vahşet tasvirleri... Sonra da İtalyan kravat ve gömlekleri yakılırdı.
Şimdi Fransız Meclis Başkanlık Divanı, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddedilmesini suç sayan yasa teklifinin parlamento gündemine alınmasına karar verdi. İktidardaki Halk Hareketi Birliği (UMP) Marsilya milletvekili Valerie Boyer tarafından hazırlanan yasa teklifinde, “Fransız yasaları tarafından tanınan soykırımların inkarı, bir yıl ile 45 bin euro para cezasına çarptırılır” ifadesi yer alıyor. Hatırlanacağı üzere, Fransa Parlamentosu, 29 Ocak 2001’de, “Fransa, 1915 yılındaki Ermeni soykırımını tanır” ifadesiyle kaleme alınan bir yasayı onaylamıştı.
Ben bu yazıyı yazarken tasarı henüz görüşülmemişti. Ama nasıl olsa maç sonucuna göre yazı yazmadığıma göre, içimi dökmek istedim. Bu maç benzetmesi de boşa değil. Sonuçta 15 yıldır çeşitli vesilelerle tarihin en büyük acılarından birinin müsabaka kıvamında ele alınışına tanık oluyoruz esefle. Kim kime gol attı, kim son anda topu/tasarıyı taca attı ya da kaleden çıkardı... Tezahüratlarla coşup bir sonraki 24 Nisan’da ABD Başkanı acaba olayları hangi sözcükle nitelendirecek polemiklerine kadar yayınımıza geçici bir süre ara veriyoruz. 

İçerideki manzara
Bir an için adlandırma alerjisini bir yana bırakalım. Sonuçta 1915’te Anadolu’da çoluk çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan kafileler vardırmayan yollarda aç-susuz çölün ortasına sürülürken, BM Soykırım Sözleşmesi gibi soykırım tanımlamasını net bir biçimde yapan uluslararası bir metin henüz yoktu. Zaten insan hayatı an be an sönüp giderken, bir zamanlar kanlı canlı insan olan senden geriye sahipsiz, mezarsız iki parça kemik kalırken, sözler ve tariflerin, kavramlar ve tanımların hükmü kalmaz. O tarihin yeni kuşak tanıkları, sürgün yolları sonunda varıp yerleştikleri, silbaştan hayat kurdukları Suriye, İran, Lübnan, Fransa, ABD ve benzeri nice dünya bucağında olduğu kadar bizzat Türkiye ’nin içinde de yaşayageliyorlar. Bir zamanlar sayısı milyonla ifade edilen köklü bir Anadolu halkıyken, bugün sayısı 50 ila 70 bin arası tahmin edilen bir topluluk olarak İstanbul’da yaşıyorlar. Anadolu’daki kiliselerin, Ermeni okullarının, bağların bahçelerin, konakların evlerin yerinde ise yeller esiyor. Ermenice arkaik bir dil olmuş. Azınlık vakıflarının mallarına el konmuş, hâlâ mümkün olan ne kadar azını geri veririm diye yasa maddeleri arasında cambazlık yapılıyor. Kimliği, varlığı yaşatmak, okulları ayakta tutmak hep özel çaba istiyor. Ders kitaplarında “hain iç mihrak” Ermeni’den kötüsü yok. Onlar hâlâ Ruslarla işbirliği etmesinler diye sürüldükleri “daha güvenli iç bölgelere” giden yollarda bol miktar ölüyor. Ve bugün hâlâ bütün komşular içinde dış siyaset bahane edilip de sınırı kapalı tutulan, kültürde, coğrafyada ve paylaşılan tarihte Anadolu’nun devamı Ermenistan dışında bir örnek daha yok.
Hadi bir an için dışarı bakayım. Bahardaki cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri arifesinde Fransa siyasetindeki bu Ermeni duyarlığı elbette tamamen duygusal! Oy hesapları ile helikopter ihalesi pazarlıklarına aşina belleklerimiz sebep-sonuç ilişkisini kurmakta zorluk çekmiyor. Soykırım tasarıları ise bu hesaplar dışında kimi zaman Almanya, Fransa gibi örneklerde bizzat ilgili ülkelerin tarihte yaşananlardaki rolüne dikkat çekiyor. 

Keşke o kadar kolay olsa...
Ama işin iç boyutu ile halleşmeden onların gerekçelerini, siyasi hesaplarını ya da tarihe yaklaşımlarını ve bu son örnekte olduğu üzere ifade özgürlüğü açısından büyük tartışmaları beraberinde getirecek sorunlar barındıran inkâr yasalarını tartışmak bize çok fazla lüks.
Daha geçenlerde bizzat Başbakan tarafından 1938 gibi yakın bir tarihte Dersim’deki kırımın belgeleriyle gündeme taşındığı meclis, konu Ermenilere geldiğinde 1915 gibi hem Balkan Savaşı’nın hem I. Dünya Savaşı’nın yıkımı ortamına denk gelen tarihe yaşanmış toplu zulmü tasavvur etmekte niye bu kadar zorlanıyor acaba? Niye zorlanıyor da sadece “sözde Ermeni Soykırımını reddedenlerin cezalandırılmasını öngören tek yanlı, haksız ve asılsız teklifin” kınanması ile “tarihi sorumluluğununu yerine getirmiş” sayıyor kendini?
Keşke o kadar kolay olsa... Hem tarihi sorumluluk dediğin, ille geriye dönük olarak da yerine getirilmez. 19 Ocak 2007’den bu yana, benim için ülkemde Ermeni tarihine bakmak adına yeni bir koordinat var. Sonuçta Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Atatürk ’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in Ermeni olaileceğine ilişkin bir habere gazetesinde yer verdi diye basında sistematik saldırılara maruz kaldı. O Hrant Dink ki, Türkiye Ermenisi kimliğiyle 1915’in bu ülkede tertemiz bir dille konuşulmasını ve acının paylaşılmasını mümkün kılan yegâne insandı. Bu haberin hıncıyla cımbızlanan bir cümleyle Türk düşmanı ilân edilip mahkemeden mahkemeye sürüklendi ve her tür nefretin açık hedefi haline getirildi. Öldürülüşü sonrasında ise daha geçen hafta, İstanbul Valiliği’nde kendisini “uyaran” iki MİT mensubu zamanaşımından sorgulanmaya gerek bulunmadı, o dönemin yeniyetme tetikçisi Ogün Samast da terör örgütü üyeliğinden tahliye edildi.
Kendi biricik vatandaşının öldürülüşünde doğrudan dahli olan ve bu cinayetin ortaya çıkarılışına itina ile direnen bir devlet, tarihte Ermeni’ye dönük zihniyetini de ikrar ve ifşa ediyor demektir. Hani şu sahipsiz kemikler vardı ya, onlar hâlâ sızlıyor. Ve Hrant Dink’e reva görülen adaletsizlik de din, millet ayrımı gözetmeden çoğumuzun burun direğini sızlatıyor. İnkârın tarifi budur zaten, için için bir sızı. Ve maalesef inkâr esas bugünümüzde. Tarihte ne olduğunu da anlayan anladı zaten, o yüzden.