İnsanın eşitlik sorunu

İnsani bir kamu düzeni yaratmak kolay değildir. İnsanlık tarihinde yapılacak kısa bir gezinti bunun zorluğunu yalın şekilde yüzümüze vurur.
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

İnsani bir kamu düzeni yaratmak kolay değildir. İnsanlık tarihinde yapılacak kısa bir gezinti bunun zorluğunu yalın şekilde yüzümüze vurur. İnsani bir kamusal düzenin çıkış noktası insan onurunun herkes için geçerli olduğu toplumsal yaşamdır. İnsan onurunu kendine dert edinen kamusallığın, onu gerçekleştirmek için öncelikle eşitlik sorununu çözmesi gerekir. Eşitlik varsayımının kamusal olarak sadece yasa önünde eşitlik olarak tanımlanamayacağını, yasal eşitliğin içeriğinin dahi sosyal eşitsizliklerden kaynaklanarak biçimlendiğini hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Türkiye toplumunun içinden çıkamadığı sorunların eşitlik kaynaklı olduğunu bilerek, cumhurî rejimin temelde eşitlik istenciyle varlık kazandığını hatırda tutarak, eşitlik isteminin insan soyunun asla çözemeyeceği bir sorunsal olduğunu biliyorum. Şunu sürekli kendimize sormalıyız: Eşitsizlik sorununa bizzat insanın kendisi her durum ve şartta yol açabilir mi?
Kibrin iktidarı
Kibir, hayatta nefret edilen davranış biçimlerinden biridir. Genellikle kibir görmek kadar kibre bürünmekten de nefret edilir. Ancak her insanın kibre oldukça yatkın olduğunu, içindeki çıkarcı, inatçı, bencil, daha doğru anlatımla her türüyle ayrıcalıklı olma isteğinin kendini kibirle dışa vurduğunu görürüz. Kibir öğrenilen bir davranış biçimidir, bu öğrenim aşağılanmışlıkla aşağılama arasında gidip gelen eşitsizlik eğitimi gerektirir. Kibir ile onurun, hatta olgunluğun birarada durmadığını hepimiz biliriz. Kibir ile yüzleşmenin yol açtığı tiksinti, insanlık arzusunu düşmanlığa çevrilir. Bu yüzden kibir gösteren kadar kibre muhatap olan da karşıtlık ve düşmanlıktan başka bir tarz üretemez. Bu karşıtlık akılcı olmaktan çok duygusaldır ve her zaman haklı bir insani direnmeyle karşılık bulur. Çünkü kibrin yarattığı iktidar, dönüşüm ya da gelişim ancak kendi içindir ve yeni bir sömürme biçimi üreterek kendi çıkarına olanı başkalarının tahakkümü yoluyla kendine çevirir.
Bilebildiğimiz kadarıyla doğum ile başlayan hayattaki yerimiz hakkında hiçbir belirleyiciliğimiz yoktur. Bedenimizi ve ailemizi kendimizin seçmediğini biliyoruz. Bu varoluşa kısaca 'kader' diyoruz; bu varoluşun teolojik, inançsal açıklamaları dışında herhangi bir bilgiye de sahip değiliz. İnsan ile hayat arasındaki ilişki daima dışsal kaynaklı etki ile seçimlerden oluşur. Katı bir dışsal belirlenim yanında kendi irademize, aklımıza, çalışmamıza ve yeteneklerimize bağlı olarak hayattaki yerimizi seçer, daha doğrusu belirler ve biçimlendiririz. Beden bile başlangıçta içine girilen belirli ve verili bir nesnedir. Bedensel varoluştan başlayarak dışsal etkilerin yol açtığı itki içinde bilinç ve kişiliğimizi oluştururuz. Organik nesne durumundaki bedeni özneye çeviren, insan olma bilincimiz, yani kişiliğimizdir.
Hayatta olanakların ve kaynakların dağılımı yanında bedensel yetilerin dağılımı da asla eşit değildir. Ancak toplumsal yaşam sonucu ortaya çıkan insan olma bilinci ile bedenin organik yapısı nedeniyle olağan şartlarda mutlaka bir işe ya da yeteneğe özel eğilim gösteririz. Toplumsal yaşam gereksinimlerden ürer ve her gereksinime üretim, iş, çalışma, emek ve geçim bağlanır. Aklın da farklı alanlarda yetenek göstermesi karşısında eşitsizlik olanakların paylaşılmasına dönüşür. İnsan belki bu yüzden akli yeteneklerinden asla yakınmaz. Akli yetisi yetersiz olanın el yeteneği ya da iletişim yeteneği iyi olabilir. Zekanın bile ayrıştırıldığı günümüzde sosyal, sayısal ya da duygusal zekanın başka başka becerilere yol açtığını düşünerek yetenekleri ortaya çıkaran olanakların paylaşılması ve bunun eşitlik içinde yapılması ile her insanın kendini keşfetmesi en önemli eşitlik varsayımı olarak belirir. Aslında eşitlik varsayımını özünde bu olanaksal eşitsizliklerden üretiriz ve kamusallığın oluşumunda eşitlik öğesini meşrulaştırıcı etken olarak kullanırız. Ancak eşit şanslara kavuşan kişilerin yetenekleri sınıflandırılabilir ve bu süreçten kibir değil beceri türer. Bunun anlamı insan olarak hayat karşısında hepimiz aynı durumdayız demektir.
İktidarın yozlaştırıcı etkisi iktidar sahiplerinin kibrinden kaynaklanır. İktidarın sağladığı otorite, çoğu durumda kamusal iyiniyetten, dayandığı kibir nedeniyle ayrı düşer. Böylece iktidar, otoritesini, eşitliğin sağladığı meşruiyetten almaz ve kamu grupsal ya da sınıfsal kibrin kıskacında gelişir. Sosyal düzen hemen her yerde bu şekilde kurulur ve böyle sürüp gider. Bunu birçok toplumsal veya kişisel dışavurumda görebiliriz.
Türkiye'de görülen merkez-çevre çatışması kibirden türer ve merkezin çevreyi aşağılamasıyla varlığını oluşturur. Merkezin kendine atfettiği üstünlük daima kendine dönüktür ve elitist bir tahakküm altında safların belirlenmesi ile sosyal rıza ve uyuşmazlıklar dışarıda bırakılır. Bu tarz, verici, paylaşmacı sosyalliklerle değil, tüketici ve sömürücü sosyallikle ayakta tutulur. Merkez her türlü metayı elinde tutarak çevrenin olanakları paylaşmasını engeller ve kendi için dikte edici bir mekanizma inşa eder. Merkez her şeye egemen olurken kendi dışındakilerin seviye, refah ve onuru ile ilgilenmez. Bu empati yoksunu statüko tehditlerle yaşamını sürdürür ve derin bir yabancılaşma içinde diğerkâmlığın reddi ile kendi darağacını kurar. Zamanla kandırmacaya dayanan ayrıcalıklarını gerçek sanarak ait olduğu bütün toplumu inatçı bir direnmeyle gerer.
Irk üzerinden yapılan kurgusal tanımlamalar da benzer yollardan geçer. Doğal olanın kabile asabiyetiyle abartılması yoluyla toplumsal dayanışma olmayan, yapay bir bağla bağlanır. Bunun için düşman icat edilerek, ırksal ego parlatılır. Kişiliklerin tanımlanması kimliklere indirgenir ve sapla saman birbirine karışır. Irksal kibrin varacağı yer faşizmdir ve burada ırk için de yaşam ve huzur son bulur; zira savaş kaçınılmazdır. Irksal üstünlük elinde mezura taşıyan hamilere teslim edilir ve göz rengi ile kafatası ölçülerine indirgenir.
Bu aynı zamanda "ya sev ya terk et" moduna girmiş bir siyasal aidiyetin, klan asabiliğinden doğarak mülke dayanan sahiplik savını hemen hissedilen şiddet tehdidi içinde yarattığı karşıtına sunması anlamına gelir. Bir yurttaşın, eşiti bir diğer yurttaş tarafından yurdunu terk etmeye zorlanmasının tek açıklaması zulümdür. Hayvan haklarının bile geliştirilmesi gerekirken insan sosyal sunaklarda kurban edilir. Başkalarını bu kadar aşağılama kibrin zirvesidir.
Kadın-erkek eşitsizliği de erkek kibrinin vardığı noktayı göstermesi açısından epey önemlidir. Erkek aklının uzun yıllara dayanan güç ve iktidar merkezli tanımlamaları ile kadın baskın bir gelenek altında salt cinsel nesneye dönüştürülür. Cinsel nesne argümanı cinsler arasındaki ilişkiyi belirlemeye başlayınca, kadın mülkleşir. Mülk ise sahiplikle tanımlanır ve aynı zamanda istenç taşıyan organizma olan kadının mülkiyetini korumak için kadın bedeni erkek için günahlaştırılır. Hayatın zorladığı -cinsel ilişki gereksinimi, üreme gibi- ilişkiler nedeniyle statüler oluşturulur ve kadın törensel normlarla el değiştirir. Bu aynı zamanda metadan türeyen bir gücün zorbalığıyla yapılır ve erkek aklının sınırlarında namus icat edilir. Her türlü metadan yoksun bırakılan kadın, metalaşmak ile yüzyüze bırakılır. Kadın farklılığının bu denli cinselleştirilmesi cinsel gereksinimlerle ilgili değildir; bu daha çok ona sahip olmakla ilgilidir. Burada cinsel sadakatin ötesine geçilir; kadın ayrımcılığının zirvelendiği yapılarda kadının bir tel saçı bile günahla özdeşleştirilir. Bir cinsin bu kadar aşağılanmasının dinsel bir yanı yoktur; bu ancak erkek kibiriyle ilgili olabilir.
İktidarın kibri tehlikelidir. Empati yeteneğini yitirmiş sosyallik sınıfsal ya da oligarşiktir. Kibir üzerinden şekillenen bir kamusal oluşum kişisel ve toplumsal vicdanın varoluşunu engeller. Toplumsal vicdanın gelişiminin engellenmesiyle insana içkin ve yaşayan bir etik gerçeklik kazanamaz. Bu nedenle insana ait kamusal ve seküler bir ahlak gelişemez. Kibrin iktidarı veya iktidarın kibri eşitsizlik üzerine kurulur ve tüm kamusal mazeretleri kendi için üretir. Burada etik ilişki dünya dışına gönderilir, bu bir sürgün halidir ve kutsalla donatılmış yeni bir kibir sultayla hayatlarımıza sızar.

MUSTAFA TALAT KUTLU: Yargıç, Sincan Adliyesi