İpin ucundaki siyaset

Türkiye'de bir süreden beri gerçekleştirilmeye çalışılan sivil görünümlü örgütlenme, devlet toplum ilişkisi açısından yeni bir arayışı ortaya koyuyor. Resmi ideolojinin şekillendirdiği düşman algılamaları sadece güvenlik politikalarını...
Haber: AYHAN BİLGEN / Arşivi

Türkiye'de bir süreden beri gerçekleştirilmeye çalışılan sivil görünümlü örgütlenme, devlet toplum ilişkisi açısından yeni bir arayışı ortaya koyuyor. Resmi ideolojinin şekillendirdiği düşman algılamaları sadece güvenlik politikalarını değil eğitimden sağlığa, hukuktan ekonomiye birçok alanı şekillendiriyor. Özellikle siyaset- bürokrasi ilişkisinde yaşanan AB sürecine endeksli dönüşüm, devlet toplum ilişkisinde farklı açılımlara zemin oluşturuyor. Toplumla daha mesafeli ve resmi bir ilişki yerine çeşitli sivil savunma dernekleri aracılığı ile doğrudan toplumsal örgütlenme yoluna gidiliyor. Kuvayi Milliye, Milli Müdafaa gibi 1920'ler Türkiye'sine referans verilerek şekillendirilen olağanüstü yaygın örgütlenmeler doğrudan toplumun devleti için seferber edilmesi anlayışını yaygınlaştırmaya çalışıyor. Artık bölücülük, terör gibi iç düşmanlara karşı sadece yasalarla yetkilendirilmiş güvenlik güçlerinin mücadele etmesinin yeterli olmayacağını, herkesin durumdan vazife çıkartarak üzerine düşeni yapmasını salık veren psikolojik harp teknikleri yaygın biçimde uygulanıyor.
Sınır ötesi operasyon ve Öcalan'ın idamı konusu 22 Temmuz seçimlerinin temel propaganda malzemesi. Bu durum bir yandan iktidarın beş yıllık politikalarını, gelir dağılımında devam eden çarpıklığı, yolsuzlukları konuşmayı engellerken, muhalefetin sergilediği performansın sorgulanmasını da öteliyor. İktidar partisi Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan olağanüstü uygulamaları kendisi lehine bir mağduriyet argümanı haline getirirken, CHP ve MHP ise, korkulara dayalı siyasal söylemlerle tabanlarını motive ederek projesizliklerini örtebiliyor. Türkiye'de iktidar boşluğu kadar muhalefet boşluğunun da ortaya çıkardığı çaresizlik duygusu ise seçmende kerhen ehveni şer tercihi yapma eğilimine hizmet ediyor.
Bu süreç politik taktikler itibarıyla hangi siyasal eğilime hizmet ederse etsin sonuç itibarıyla siyasete olan güveni büsbütün zedeliyor ve "nasıl olsa seçimle bir şey değişmez" ya da "bu ülke böyle gelmiş böyle gider" psikolojisini yaygınlaştırıyor. Bu çaresizlik duygusu derin örgütlenmelerin daha kolay manipüle ettiği bir toplum psikolojisini ortaya çıkarıyor. Kendilerini ülkenin gerçek sahipleri olarak lanse edenler cesaretlendirdikleri gruplara ülkenin sahipsiz olmadığı inancını pekiştirecek mesajlar vermeyi ihmal etmiyorlar.
Ankara'daki kavga
Siyasetin, toplumsal tıkanıklığa ve moralsizliğe bir müdahale rolü oynaması gerekirken tam tersine mağduriyet söylemlerinin aracı haline gelmesi tümüyle siyaset kurumuna olan güveni zayıflatıyor. Partilerin kendi tabanlarındaki fanatizmi daha da tahrik ederek oluşturmaya çalıştıkları siyasal güç, dışlayıcı, ayrımcı söylemlere de zemin oluşturuyor. Ankara'daki kavganın toplumsal bir gerilim ve çatışmaya öncülük etmesinin bedelini en ağır biçimde ödeyecek olan yine çözümü sivil siyasal zeminlerde arayanlar olacaklar.
Kürt sorununun değerlendirmesini tersine bir mantıkla yaparak sanki "PKK olmasaydı sorun da olmayacaktı" anlayışıyla hareket eden çevrelerin siyaseti bu denli kuşatabiliyor olması, siyasetçinin kapasite sorununu ortaya koyuyor. Şiddete dayalı imha ve inkâr politikalarının sadece karşı şiddeti tahrik ettiğini, yüreği yaralı anneler bile yaşadıkları acıya rağmen görebiliyorken, siyasetçinin basireti kapanmış kamplaştırıcı söylemler içine girmesi Türkiye için büyük bir talihsizliktir.
Sınır ötesi operasyon nasıl Irak'ta akrabası yaşayan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını haklı olarak kaygılandırıyorsa, öç alma ve kan davası kokan seçim mesajları da toplumda nefret duygularını körüklüyor. Geçmişte yaşananlardan ders çıkararak birlikte barış içinde yaşamanın yollarını eşit, özgür ve onurlu bir zemin oluşturmakta aramak yerine "sen niye asmadın?" polemiğinde arayanlar, 22 Temmuz sonrasında kendi önlerini de kesiyorlar.
Hukukun kişiselleştirilmesi sadece yargının siyasallaştırılmasına değil, birlikte yaşama iradesine de büyük bir darbe vuruyor. Öcalan'ın yeniden yargılanması konusunda isteksizliğini açıkça ortaya koyan ve bu konuda özel bir düzenleme yaparak kişiye özel uygulamalara fırsat oluşturan iktidar partisinin Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlardan dolayı hukukun siyasallaşmasından şikayetlenmesi tutarlı bir davranış değil. Geçmişte yaşananların intikam duygularıyla ilkel öç alma yöntemlerine indirgenmesi hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacağı gibi, sorunu kişilere indirgeyerek değerlendirme sağlıksızlığını da beraberinde getirecek. Öcalan'ın asılmasının Türkiye'nin güvenliğine nasıl bir katkı sağlayacağını daha sağduyulu ve aklı selimle ele alması gereken siyasetçilerin, sadece milliyetçi oylara yönelik hesaplarla geliştirdikleri söylemler karşı milliyetçi söylemleri de besleyerek, çözümü Türkiye'nin demokratikleşmesinde gören arayışları etkisiz kılacak.
Özellikle 22 Temmuz sonrasında hem hükümet oluşumunda hem de Cumhurbaşkanı'nın kim olacağı konusunda anahtar bir rol üstlenecek olan bağımsız milletvekillerinin, barış iradesini temsil eden siyasal söylemlerle parlamento da sorumluluk üstlenmeleri, Türkiye için bir fırsattır. Türkiye'de "öteki" ve "iç düşman" algılamalarına dayalı siyasal söylemlerin tümüyle tasfiye edilmesi ve empatiye dayalı birlikte barış içinde yaşama eksenli yeni bir siyaset dilinin gelişebilmesi baraj yoluyla engellenen toplumsal iradenin parlamentoda temsili ile kolaylaşacaktır. Bu seçimde Türkiye, "yarım yamalak" ve sadece kendine demokrat anlayışlarla yönetilemeyeceğini açıkça ortaya koyacaktır. CHP-MHP koalisyonu üzerinden ölümü gösterip, sözde bir demokrasiyle sıtmaya razı etmek isteyenler, bağımsızların alacağı oyla yeni bir sorgulama sürecine girecekler. Bağımsızların parlamentoda geliştirecekleri siyasal tutum hem iktidarın üzerinde barış ve demokrasi eksenli bir baskı oluşturacak hem de yapıcı ve ilkeli bir muhalefet omurgası geliştirecek.

AYHAN BİLGEN: Konya bağımsız milletvekili adayı