İradesi hapsolmuş bir ülke

İradesi hapsolmuş bir ülke
İradesi hapsolmuş bir ülke
Sandık aşkına bu kadar bağlı olan Başbakan'ın öncelikle 'iradesi hapsolmuş bu ülkenin çığlığını', tutuklu 7 milletvekilinin adalet çığlığını duyması gerek
Haber: VELİ AĞBABA* / Arşivi

Büyük beklentilere rağmen fos çıkan Başbakan’ın paketinde hiçbir şekilde değinilmeyen birçok konu güncelliğini koruyor. Bu konulardan, ikisi “tutuklu milletvekilleri ve tutuklu gazeteciler” sorunu.
Diğer birçok konuya ek olarak, bu iki konunun çözülmemiş olması; demokratikleşme paketini “ülke daha hazır değil, azar azar vereceğiz hakları” mantığı ile hazırlayan Başbakan ve şürekasının, toplumun eşitlik, özgürlük, adalet ve barış çığlığına kulaklarına tıkadığını gösteriyor. Demokrasiyi de en “iyi biz biliriz” diyen bu muhafazakâr kafalar, “Hepsi bu değil, arkası yarın” diyerek ezilenlerin, sömürülenlerin ve ötekileştirilenlerin ağızlarına bal çaldıklarını düşünmeye devam ededursunlar, paketin hiçbir alametifarikasının bulunmadığı artık bir gerçek. Toplumun acılarını, yaralarını, mevcut adaletsizlikleri, sömürü, yok sayma ve asimilasyon çarklarını görmezden gelen bu paketin “seçim paketi” olmaktan başka hiçbir anlamı olmadığı ise ortada.

7 damar tıkalı

“Yeter söz milletin!” geleneğini temsil ettiğini sürekli ifade eden Başbakan, tipik bir sağ siyasetçi ve muhafazakâr bir lider olarak demokrasiyi seçimlerden ibaret görüyor. “Bu ülkede bir diktatör varsa bu diktatörü sandık yoluyla indirsinler” diye buyuran Başbakan’ın sandık aşkı, kendisinin demokrasi tahayyülünün sınırlarını gösteriyor.
Velev ki demokrasi sandıktan ibaret olsun: O zaman kabul etmeliyiz ki sandığa duyulan saygı, parlamentoya duyulan saygıdır. Parlamentonun itibarının kaynağı ise halkın özgür iradesi ile seçtiği milletvekillerine duyulan saygıdır.
Günümüzde, “temsili demokrasi”, düzenli ve özgür seçimler ile halk iradesinin parlamentoya özgürce yansımasıyla mümkündür (Seçim barajından kaynaklı engellemeler bir tarafa bırakıldığında).
Halbuki, yedi milletvekili cezaevinde tutulmaya devam edilirken, Meclis’in yedi damarı tıkalıyken, demokrasinin dolaşım sistemi açıkça yaralıyken halkın iradesinin Meclis’e tam olarak yansıdığını söylemek mümkün değil. Bu nedenle, tutuksuz yargılanmaları mümkünken cezaevinde tutulan milletvekillerinin varlığı ülkemizde temsili demokrasinin varlığını bile sorgulatıyor.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Merve Kavakçı’nın mazbatasını almış bir milletvekili olarak parlamentoya sokulmadığını ve özgürlüklerinin kısıtlandığını beyan etmişti. Görünen o ki Arınç için Merve Kavakçı’nın mazbatası, Mustafa Balbay’ın, Hatip Dicle’nin mazbatalarından ve özgürlüklerinden daha değerli ve geçerli. Çünkü AKP ’nin dar özgürlük tanımı içinde sadece türbana özgürlük mevcut.

Türkiye tarihinde ilk

Türkiye’de bugüne kadar, tutukluyken veya hakkında tutuklama kararı varken milletvekili seçilen kişilerin, seçildikten sonra Meclis’e girmeleri engellenmedi. Bugün yaşanan durum Türkiye tarihinde bir ilktir. Geçmişte, Mümtaz Faik Fenik, 14 Mayıs 1950’de; Osman Bölükbaşı 1957 seçimlerinde, Sebahat Tuncel 2007 seçimlerinde milletvekilli seçildi ve cezaevinden tahliye edildi. Son örnek, Fadıl Akgündüz ise dolandırıcılık iddialarından 4 yıl 2 ay hapis cezası aldı, yurtdışına kaçtı ve kırmızı bültenle aranmaya başlandı. 2002 yılı seçimlerinde milletvekili seçildikten sonra Akgündüz hakkındaki tutuklama kararı kaldırıldı.
Geçmişte bu kadar örneği olmasına rağmen, tutuklu milletvekili sorunu halen çözüm bekliyor. Sandık aşkına bu kadar bağlı olan Başbakan’ın öncelikle “iradesi hapsolmuş bu ülkenin çığlığını”, yedi milletvekilinin adalet çığlığını duyması gerek. Siirt’ten milletvekili olabilmesi için demokrasi adına geçmişte yapılan kanun değişikliklerini unutmuş görünen Başbakan, “sandıkta hesaplaşalım” demeden önce bu durumla hesaplaşmalı. Ayrıca, “Sandık… Sandık…” diyerek sandık nöbetine tutulmadan önce Başbakan’ın, Hatip Dicle’nin Diyarbakır’da gaspedilen 86 bin oyunun hesabını vermek zorunda olduğunu da belirtelim.
Tutuklu milletvekillerinin ve ailelerinin cezaevlerinde tıpkı diğer mahkûmlar gibi birçok hak ihlali ve keyfi uygulama ile karşılaştığını da söylemek gerekiyor. Tutuklu milletvekilleri yemek, barınma, su, sağlık gibi birçok konuda sıkıntı yaşıyor. Cezaevlerindeki yemeklerin içinden, tırtıl, sinek, çivi, kıl, saç, çıktığına tanık olan vekiller, sekiz kişilik koğuşlarda 27 kişi kalmaya zorlanıyorlar. Ayrıca, görüşe gelen aileler çıplak aramaya maruz bırakılıyor. Tüm diğer mahkum yakınlarına olduğu gibi milletvekili yakınlarına da uygulanan bu onursuz arama şekliyle aileler cezaevi girişlerinde rencide ediliyorlar. Bu koşullarda, cezaevlerinde yaşam ve hukuk mücadelesi vermek zorunda bırakılan milletvekilleri, Türkiye siyasi tarihinde ilk kez yaşanan bu demokrasi ayıbına isyan ediyorlar. Bu noktada, demokrasiyi paketlemiş olan Başbakan’ın bu demokrasi ayıbıyla yüzleşmeye niyeti yok.
Bu tür niyetleri olmayan Başbakan, gelinen noktada diktatör olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. “Çılgın projelerin mimarlığına” soyunan Başbakan, kimin terörist kimin terörist olmadığına karar vermekle, ihaleleri tek elden yürütmekle, kaymakamları/ valileri azarlamakla, kaç çocuk doğuracağımızı, ne içeceğimizi söylemekle, dizilerin senaryolarını değiştirmekle, gazete manşetlerini belirlemekle, köşe yazarlarının işine son vermekle ve en nihayetinde özgür basını cezaevinde tutmakla meşgul.

Pandora’nın Kutusu

Bugün yedi milletvekili, dışında 70’e yakın gazeteci (yani neredeyse üç ulusal gazete çıkaracak kadar gazeteci) mesleki faaliyetlerinden dolayı cezaevinde. Sandıkla sınırlı bir demokrasi anlayışının yanına bir de “penguen belgeselleri” ve Başbakan’ın konuşmalarıyla sınırlı bir televizyonculuk anlayışı yerleşti. Başbakan’ın demeçlerinden oluşan manşetlerle sınırlı gazetecilik anlayışı ise özgür basının geldiği son noktayı gözler önüne seriyor.
Yüzlerce siyasetçinin, 70’e yakın gazetecinin, yedi milletvekilinin, onlarca avukatın, binlerce öğrencinin, onlarca sendikacının cezaevinde tutulduğu Türkiye, Anayasasında belirtilenin aksine adeta fiili bir diktatörlüğe dönüştü. Şimdilik dışarıda olanlar ise düşünce ve ifade özgürlüğü kısıtlanmış, sesi soluğu kesilmiş bir şekilde adeta büyük bir mahpushanede gibi.
Sonuç olarak, yıllardır görmezden gelinen, ötekileştirilen birçok toplumsal kesimin taleplerine, özgürlük, adalet ve barış çığlıklarına kulaklarını tıkayan bir paket, “tutuklu milletvekili ve tutuklu gazeteci sorunlarına” çözüm üretemedi. Bu paket, AKP’nin “ileri demokrasi” anlayışından hâlâ umutlu olanlar için uçurumdan önceki son çıkış. Hâlâ bu anlayışa bel bağlayan aydınlarımız varsa onların da artık “iyi niyetlerinden” şüphe edilmeli. Unutulmamalı ki, AKP’nin artık kabak tadı veren “mağdur” edebiyatını sürdürerek yaratmaya çalıştığı demokrasi havarisi görünümünden eser kalmadı. Gezi direnişine verdiği kanlı yanıtla gerçek yüzünü gösteren AKP, Tuzluçayır’da ve ODTÜ’de ne kadar demokrat olduğunu tüm ülkeye bir kez daha gösterdi. Bu nedenle, çıkarılan paketlere odaklanmak yerine, çıkaranın (AKP’nin) tüm melanetleri içinde barındıran “Pandora’nın Kutusu”na dönüştüğü artık fark edilmeli.
* CHP Malatya milletvekili