Irkın hukukla imtihanı

Yeni Türk Ceza Yasası'nın 301. maddesinin yürürlüğe girmesi ile Türkiye bitmeyen bir ifade özgürlüğü tartışmasına yuvarlanmış oldu.
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

Yeni Türk Ceza Yasası'nın 301. maddesinin yürürlüğe girmesi ile Türkiye bitmeyen bir ifade özgürlüğü tartışmasına yuvarlanmış oldu. Aslında bu süreç yeni sayılamayacak ölçüde eskinin tekrarına dönüşü gösteren bildik bir hikâyeye karşılık gelir. Eski ve yeni yasal düzenlemelerin normatif olarak aynı değeri taşımadıkları, yeni düzenlemenin eskiye oranla daha özgürlükçü olduğu ve içeriğinin bu şekilde oluşturulduğu biliniyor. Ancak ne yaparsanız yapın her şey aslına dönmeye mahkumdur. Büyük bir tarihsel kurgu içinde galip zaferini hep ilan eder. Ancak bastırılan her zaman öne çıkmaya yazgılı değil midir ki?..
Ceza yasası ve geçmiş
Yeni Türk Ceza Yasası'nın 301. maddesinde yer alan Türklük koyutu nasıl aşağılanabilir? Bu varsayımı Osmanlı'dan başlayarak yorumlamak gerekiyor. Cumhuriyetin kurucuları, ulusu oluştururken Osmanlı deneyiminden yola çıkarak eskinin dramatik unsurlarına sarılmak zorunda kaldılar. Cumhuriyet, meşruti monarşiye ya da hükümdara karşı yeni bir siyasal duruş geliştirirken bir halka gereksinim duydu. Birçok farklı görüş içinde egemen hale gelenin baskın bir ırka, "Türklüğe" dayalı milliyetçi siyasallaşma olduğu anlaşılıyor.
Bu silahlı gücün ya da askeri yapıdan gelen kurucu iradenin tekelciliğini gösterir. Bu tekelci mantık militarist bir milliyet dayatmasıyla cumhuriyeti kurumsallaştırdı. Ancak cumhuriyet denemesi, ilk kurucular ve sonrasında insan merkezli ya da demokratik bir açılım sağlayamadı. Emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş savaşı bir mitosa dönüşüp dayandığı halkı edilgenleştirerek Osmanlı tebaasına geri dönüşü gerçekleştirdi. Başlangıçta bütünsel bir toplumsal olgunluğun bulunmadığı bu coğrafyada her şeyin tepeden gelen egemen bir fikirle devletin araçsallığında dayatılması belki bir zorunluluktu.
Halil İnalcık'ın dediği gibi siyasal rejim değişmişti ancak Osmanlı'nın siyasal kültürü cumhuriyetin damarlarında dolaşmaya devam ediyordu. Osmanlı günahları ve sevapları ile cumhuriyetin kurumsallaşmasında belirleyici bir görev üstlendi. Günümüzde de başkanlık rejimi tartışmalarında siyasal kültür olarak Osmanlı'ya yapılan atfın bu nitelikte bir altyapısı olduğu anlaşılıyor.
Dayanışmaya değil karşıtlığa dayanan Türkiye siyasal çekişmesinin hep milli şeflere (hükümdarlara) gereksinimi oldu. Bu durum halksız istikrar anlayışını koşullayarak sürüleşmenin önünü açtı ve tüm özgürlük refleksleri rejimin kapı aralığında inşa edildi. Milliyetçi bir tepkiyle tüm farklılıklar "vatan hainliği" savsözüyle hegemonik bir tahakküme dayandırıldı. Bu savsöz daha çok casusluk için değil, farklılıkları sindirmek için geliştirildi. Komitacılığın çekici serüveninde sosyal barış köleliğe indirgendi. Gönenç yerine sindirilen bir toplumda kendiliğinden ya da olgun bir sosyal bilinçle gerçekleşen toplumsal bir hareket meydana gelmedi. Bu nedenle dış baskının dayatması ile sosyalliğimiz onarılır, kaderimizi dışarıdan gelecek baskı, yönlendirme ya da paraya bağlarız. Kaderini bu denli başkalarının ellerine teslim etmenin sonucu acz ve kendini inkârdan başkası olamaz.
Ve bir tehdit perdesi olarak yasa inşa edilir; devlet, evinde oturan ve kimseye bir zararı dokunmayan ya da dokunmayacak fikir suçlusunu (!) çok kolay ele geçirir. Dünyayı anlamanın ve düşüncenin bu denli kuşatılması ile tüm farklı, muhalif ve aydınlatıcı refleksler iğdiş edilir ve haksızlık ya da çeteleşme karşısında korkuyla kapılarımızın arkasına sığınırız. Bu yoksunluk insan kaynağından çıkıp kamusalı içeriksizleştirerek tüm kamu görevlerini kamusaldan koparır.
Böylece cumhuriyetin tüm kurumları sanallaşıp geçmişe saplanarak "Sevr sendromu" yeniden tedavüle konulur. Sevr sendromu bir tür meşrulaştırma gerekçesi olarak Osmanlı'ya sürekli göndermede bulunarak yasaların altına gizlenir. Bu ağlama duvarının önünde kendine dönüşün, özeleştirinin asla yaşanmadığı görülür. Kaderi elinden alınmış meczuba dönüşerek tüm kişiliğimiz ayaklar altına alınır. Bunun anlamı bir türlü ergin olamamak, baba sultasını sonsuza değin kabullenmektir. Sonuçta şunu anlarız, ırklar ya da toplumlar değil, ancak insan kendini aşağılayabilir, zira başkalarının yargısı kendimize içkin yargıdan hep sonra gelir. Aşağılanmak için geleceğimiz ve kaderimizin gasp edilmesi zorunludur. Bunun adı başkalarının güdümüne girerek kişiliksizleşmektir.
Cumhuriyet yasası
Türklük üzerinden inşa edilen cumhuriyet yeni bir mülkleştirme tasarımı olarak metayı devletin gözetiminde yeniden dağıttı. Gidenlerin yerine muhaciri ve köylüyü şehre çekerek yeni bir sınıf yaratmaya koyuldu. Adnan Menderes'in dediği gibi "her mahallede bir milyoner" gerekiyordu. Kapitalizmin çağrısına uyan milli bir projeyle meta siyasal olarak dağıtılarak el değiştirmeliydi. Bunun bir diğer anlamı ebedi mülksüzleştirilen Müslüman-Osmanlı'nın cumhuriyet aracılığıyla mülk sahibi birey haline getirilmesiydi. Cumhuriyetin yeni dinamikleri Galata bankerlerinin anısında meta sahibi Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin büyük oranda dağıtılması ile mülkün yeniden paylaşılması gerçekleştirildi. Yeni bir burjuva Türk-Müslüman kimliğinde kurgulanırken Türkiye Cumhuriyeti milliyetçi bir jargonla egemenliğini ilan ediyordu. Bu yeni bir sınıf, yeni bir ekonomi ve yeni bir hukuk demekti.
Ancak şunu biliyoruz: Cumhuriyet ait olduğu halkı uluslaştırarak sadece yasal değil sosyal eşitliği gerçekleştirip birey üzerinden gerçeklik kazandığında demokrasiye doğru yol alır. Bunun yanında ulusu hukuksal bütünlüklü bir topluma dönüştürerek cemaatin statik müridinden yurttaşa geçişi sağlar. Uluslaşmanın temel dayanağı eşitliktir, ulus, yurttaşlık aracılığıyla bireyleri kamusala ve egemenliğe bağlar. Cumhuriyet, yurttaşı hukukla tanımlayarak eşitler arasındaki otoriteyi haklara tabi kılar. Buradan hukuk devleti doğar.
Eşitler arasındaki ilişkilerin belirleyici unsurunun adalete uygunluğu eşitlik varsayımından kaynaklanır. Bu eşitlik yurttaşlar arasında olduğu kadar siyasalın belirlenmesinde de kurucu unsur olmaya devam ettiği oranda özgürlükle kucaklaşarak demokrasiye adım atar. Eşitler arasındaki ilişkinin özgürlük içinde gerçekleşmesi de bu varsayıma dayanır. Eşitlik koyutu bireyi ortaya çıkararak ona dokunulmaz bir alan belirler ve bireyi özerkleştirir. Çünkü artık kimsenin kimseye kalıtsal bir üstünlüğü yoktur ve artık kamusal otoritenin üstünlüğü adil olduğu oranda meşru olacaktır.
Bu yapısallık içinde kimlik anlamsızlaşır, onun yerine kişilik ortaya çıkar. Kimlik kurgulanan dışsal bir statüye yol açarken mitoslardan beslenir ve zaman karşısında dayanıksızdır, yapaydır, gerçekle girdiği savaşımı kaybetmeye yazgılıdır. Bu nedenle kimlik üzerinden gerçeklik kazanan yapılanmalar tuhaf bir zamana çağırır. Bu ayrıştırıcı, bölücü, sanal ve kurgusal üstünlük emareleri ile kurularak her zaman yeniden inşa edilir. Kimliğin, kişilikten yalıtılması ile militarizm ya da nefer ortaya çıkar; bu bedenin adı "militan"dır. Bu aynı zamanda kendine karşı yabancılaşarak ortak coğrafyada klan arzusunu dramatize ederek yeni bir zorbalık üretmenin başlıca unsuru haline gelir. Bunun adı kısaca
"faşizm"dir. Böylece kimlik bedenin hapishanesine dönüşür(1). Hepimizin bildiği gibi asalet kişiseldir ve hep kişiliğe ilişkin olmaya da devam edecektir.
Türklük gerçekten koruma gerektirir mi? Her türlü ırkçılığın lanetlenmesi gerektiğini biliyoruz. Eskiden farklı olarak Yeni Türk Ceza Yasası'nda insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçunun düzenlendiğini görüyoruz. Hiçbir ırk aşağılanmışlıktan yaşam ve onur üretemez, hiçbir ırk kendi değerini yapay bir dayatmayla sunamaz. Bir ırkın böyle bir sorunu da olamaz. Eğer böyle bir dert varsa bu ırka ilişkin de olamaz, bu varsayım ancak kendini insan olarak aşağı görmeyi gizleyerek, düşmanın tertibine gelmek olabilir. Seçmediğimiz, seçemediğimiz, doğuştan gelen yazgısal aidiyete ancak kasıtlı bir önem atfedilebilir. Bu nedenle artık Türkiye ulusu "toplum" olmak ya da olmamak konusundaki kararını vermek zorundadır.
MUSTAFA TALAT KUTLU: Yargıç, Sincan Adliyesi
1. Reyda Ergün, Cemal Bâli Akal, 'Kimlik Bedenin Hapishanesidir', Doğu Batı, Sayı: 38.