Irkın kibri

Irka dayalı milliyetçi çağrıların belki de en tuhaf yanı şiddet eğilimi üzerinden karşılık bulmasıdır. Bu ayrıştırıcı eğreltileme öğrenilmiş çaresizliğin bitip tükenmez serenatlarını üretir.
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

Irka dayalı milliyetçi çağrıların belki de en tuhaf yanı şiddet eğilimi üzerinden karşılık bulmasıdır. Bu ayrıştırıcı eğreltileme öğrenilmiş çaresizliğin bitip tükenmez serenatlarını üretir. Milliyetçi coşku ile toplumsal benliğin anısında çağrıştırılan öğretilmiş tarihsel mağduriyet kışkırtılan dışavurumla ifade edilir. Milliyetçiliklerin dışavurumu düşmanca saiklerden üretildiğinden, karşısında başka bir düşmana gereksinim duyar. Hayattan koparılmış kitleler yüceltilmiş idleri ile siyasal arenada saf tutar ve toplumsal huzur, barış ve onur çoğunluğun ırksal kibriyle öteki dünyaya gönderilir. Birbirini yaratan bu süreçte kamusal sükunet şiddetin sunağında kurban edilir. Bu kısırdöngünün bir anlamı olsa gerek...
Öğretilmiş narsisizm
Irksal siyasal eğilimin altında yatan etkenlerden biri, ağır tarihsel mağduriyet duygusunun -l. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Versailles ya da Sevr Barış Antlaşmaları gibi- belirli şartlar altında toplumları etkisi altına alacağına ilişkindir. Nazi Almanyası ya da Mussolini İtalyası'nda meydana gelen önce sinik sonrasında saldırgan toplumsal histerinin altında yatan etkenlerin nasıl bir düşmanlığa yol açtığını biliyoruz. Toplumsal çaresizlik ve kuşatılmışlık hallerinde, başka çıkışlar aramanın biçimini iktidarı ellerinde bulunduranların zihniyetleri daha da önemlisi kişilikleri belirler. Bu kişilik yansımaları sınıfsal içerikleriyle birbirini bularak gruplaşır ve siyasal bir parti olur. Bu parti, siyasal propagandanın ihtişamı altında tarihsel mağduriyeti sömürerek çoğunluğun ezilmişliğini kendine çevirmek için toplumun öğrendiği çaresizlikten kurtuluş yolu olarak baskıcı bir kışkırtma ile kendini kabul ettirir. Bu siyasal kendine dönüş dayanacağı bir çoğunluk arar ve çoğunluk ırkının yüceltilmesi ile toplumsal mağduriyetten sanal çıkış yolları oluşturulur. Böylece kendine tapınma yolları tarihsel aşağılanmanın yarattığı duygulanımın kışkırttığı kibir altında şahlanır. Bu kapılma halinde kibir asıl belirleyici unsurdur ve kibrin riskinin yerel olarak ortadan kaldırılmasıyla, ari ırk gibi, doğal olanı ortadan kaldırmaya yarayan ideolojiler tedavüle sokulur. Öğretilmiş narsisizm altında önce bedenler yapay seraplarla kimliklerin içine hapsedilir. Bu simya fiziksel gerçekleri emer ve yaratılan gerçekliğin girdabında tahakküm gerçekle yer değiştirir.
Irksal kibrin yönlendirdiği grupların yaptıkları yegane oluşum, önce ait oldukları toplumun temel çoğunluğunu klan arzusunda birleştirmek daha sonra da farklılıklara karşı savaş açmaktır. Aslında bu mekanizma, metanın paylaşımını ırkın kaderi üzerinden gerçekleştirmek, yani yağma için vardır. Bu iktidarın nihai hedefi kendiliğindenliğin yok edilmesi ile biricik ve yapay bir asil dünya yaratmaktır. Bu steril dünyada mükemmeliyetçi bir fanatizm altında totaliter yapısal duruş gerçekleştirilir. Hakiki bir status quo oluşturularak farklılıklar bünyeden atılır. Toplama kampları bunun için vardır. Toplama kampları ile fanatizm arasında kalmanın riskini çoğunluk üzerine almak istemez. Bu tapınma inancının zaferle taçlandırılması artık kaçınılmazdır. Zira bu kibir ezecek başka bir düşman bulmak zorundadır.
Ötekileştirilmiş yurttaş
Kimliklerin yol açtığı aidiyetlere fazla sarılmanın travmaya yol açtığını görmek için dünyanın gidişine bakmak yeterlidir. Ezen ezilen çatışmasında elde kalan yegane direnme şekli şiddete başvurmaktır. Bu nevrotik durumda şiddete başvuran her daim şiddetle yüzleşmek zorunda kalır ve bu kısırdöngüde hiçbir olumlu kamusallık oluşamaz. Şiddet tüm kamusal olanakları yok eder.
Egemen ırkın temel varsayımı, geri kalanları sömürge statüsüne sokarak kendiliğindenliğin oluşturduğu varoluş süreçlerini yok saymasıdır. Bu durum sosyal asimilizasyon yöntemleri ile küçük yaşlardan başlatılan ırksal propaganda altında, ötekinin aşağılanmasıyla sonuçlanır. Bu tüketici varsayıma insani veya yerel meşruiyetlerle karşı koyulur ve ötekileştirilen de bu kısırdöngüyle sürekli savaşım halinde kalmaya devam eder. Bu çürütücü içedönüklük cumhuriyeti veya demokrasiyi sanallaştırır. Böylece azınlıkta kalanın ötekileştirilmesiyle yurttaş anlamsız hale gelir.
Burada topraksal, yani mülksel bölünmeden kaçış olarak tasarlanan ırksal ve düşünsel temalı milliyetçilik, toprak üzerinde yaşayan insanı hiçleştirdiğinden, kendi içinde, doğası gereği eşit ve özgür demokratik açılım sağlayamaz ve farklılıkları tehlikeli hale getirir. Alevi arkadaşlarımın nice zaman sonra aramızdaki güven ilişkisinden emin olduklarında, durduk yerde ve aniden Alevi olduklarını adeta itiraf etmeleri bu yüzdendir. Bu itirafın garip anlamı karşısında daha yeniyetme iken hep şaşırdım ve üzüntü duydum. Ancak bu itiraftan sonra arkadaşlarımın ne kadar rahatladıklarını ve daha da kendileri olduklarını, arkadaşlığımızın normalleştiğini de gördüm. İnsanın kendi aidiyetinin gözüne sokulması, aşağılanması, onunla özgür ilişki kuramaması kadar incitici ne olabilirdi? Aslında soysal aidiyetini inkâr edenin ahlaken de aşağılandığı bu coğrafyada klan arzusunun baskısını hangimiz içimizde hissetmiyoruz? Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü ya da Ermeni olmanın zorunlu varoluş ve otantik zenginlik dışında hiçbir anlamı yokken, eşlerimizi, arkadaşlarımızı seçerken, kız ya da oğul evlendirirken, hiç de bunlara bakmazken, gönlümüzün istediğini, kafamızın uyduğunu, özünde kişisel asalet yani sağlam kişilik ararken bu aidiyetlerin birden yerel siyasal hasletlere dönüştürülmesinin başka anlamları vardır. Bu durumda zoraki ötekileştirilenin kendini tutarlı biçimde varedebilmesi için ne olduğunu sürekli kendine tekrarlaması gerekir. Yaratılan ırksal utanca ya da aşağılanmaya karşı durmanın başka bir yolu yoktur. Irksal kibrin yüzleşmesi gereken temel sorun budur.
Burada insanlık vicdanının ayaklar altına alınması ile ırkın daha doğrusu insanın kendine içkin asaleti de yok edilir. Kimliklere hapsedilen insan vicdanı köreltilerek insanlık arzusu, klan arzusuna dönüştürülür. Ayrımcılığın yarattığı bu sulta savaşsız ayakta kalamaz.
Bu kadar rüzgar ekmek, fırtına biçmek anlamına gelir. Fırtına biçerken de sadece tek derdimiz olabilir: Canımızı korumak... Can pazarına dönüşmüş bir arenada ise, asla kamu varolamaz.

MUSTAFA TALAT KUTLU: Yargıç, Sincan Adliyesi