İşkencecime geciktirilmiş kısa bir mektup

Sevgili REŞAT,
Gülümse! Ölümsüzlüğünün karşılığıdır belki bu hatırlanış.
Mektup ruhun çıplaklığıdır bilirsin.
Haber: HALİL İBRAHİM ÖZCAN / Arşivi

Sevgili REŞAT,
Gülümse! Ölümsüzlüğünün karşılığıdır belki bu hatırlanış.
Mektup ruhun çıplaklığıdır bilirsin. Çıplaklıkların yalnızca ruhta olmadığını gördüğümüz karanlıklardan tanışırız seninle. Eskiyiz yani takvim yapraklarında. Dünyayı usulca bıraktığımda kendine fazladan bir karanlık çöker üstüme. Günü bugünmüş sana mektup yazmanın. Yatağını bilen nehirler değişmezlermiş. Kuşkum yok buna. Bari korksam diyecektim, işte sabah oluyor. Nedir ki yalnızlık? Mutluluk, mutsuzluk. Günü ıslatan yağmurları severken havalar soğudu bak, belki de ondan yazmak istedim sana.
Ekimdi ve kar erken yağmıştı o yıl.
Unutmak mümkün müdür? Koca Erciyes tanıktır, insana ne hacet. Dağ, taşduvarlar, bitmeyen çığlıkların vurduğu duvarlar... Hadi anlat deseler anlatamam. Anlatacak olsam damarlarımdan kanım çekiliyor, kuruyorum. Hatırlamak her gün acıların terazisinde vicdanı karartmazsa eğer bu iyi olabilirdi ama öyle olmuyor işte.
Zaman aktı Reşat, zaman aktı. Karlar düştü saçlarımıza, döküldü. Fotoğrafını gördüm, senin de saçların dökülmüş, göbek de bağlamışsın. Oysa o zamanlar dal gibiydin. Sesini herkes tanırdı senin. Düzgün kullandığın Türkçe ve kendinden emin halinle. Ama herkesle eşit olmadığını, duvarlar senden haber verirlerdi bizlere. Senin acıda terazin var Reşat, acıları kendine tartan. Özletirdin bizlere ölümü, sıradan bir ölümü.
Zaman aktı Reşat, yıllar birbiri ardına devrildi. Sonra kapılar açıldı. Tedirgin gölgeler oldu bazılarımız açılan kapıların ardında. Sahi kapı açıldığında ardı neresi oluyordu? Unuttuk bizler de bunu. Öyle işte unuttuk. Ve hiç öfkelenmeden söylüyorum, tuzun başka tadlarını da öğretmiştin bize. Şimdilerde tuzdan uzağım. Tırnaklarım yılları emzirmiş, uzuyor Reşat.
Birkaç yerde izine rastladım. Ayak izlerin çok senin. Gölgen var yer yerde. Geçtiğin her yerde kara bulutlarla dolaştığını söylediler bana kubbelerdeki güvercinler. Onlar da ürkektiler.
Hâlâ dilsizim ben Reşat. Hiçbir dilde söylenememiş hatıralar bıraktın bize.
Hatıralarını hâlâ üstünde taşıyor tedirgin gövdem. Bazen uzanıp yatsam diyorum sıcak kumların üstüne, yapıyorum da, ama gel sen bana sor. Ya da banyo yaparken. İşte o an gözlerim gövdeme değdiğinde, aklıma geldiğin zamanlar oluyor. İzler kaybolmadı. Yıllar işte, hükmü geçmedi acıya. Hâlâ duruyorlar yerli yerlerinde. Olsun, ne yapalım yani. Bazen çıplak olamıyorum hatıraların arasında... Hatıralar uçuşuyor. Dayanamıyorum. Dilsizleşiyorum Reşat, anlıyor musun, dilsizleşiyorum. Yaram içime kanıyor. Mermi hızında buluyorum dilsizliğimi. Anlarsın sen. Bir ben değilim oysa, bunu da biliyorum. Toprağın altındakileri düşündükçe, yaşadığıma şükrediyorum. Onların mezarları üstünde açan çiçeklerin kokularını hep duyarım ben. Dua alacasında ellerim açılıyor iki yana. Üşüyorum.
Acının da ayları varmış, sonradan öğrendim. Acının kışındayım şimdilerde. Sürekli zafer senin için mutluluk kapısı mıdır Reşat? Ben bıkkınım içimdeki festivallerden geçerken.
Şaşkın tükeniyor gece yazdıklarıma tanıklık ederken, uyuyamıyorum.
Uzamasın satırlar. Sonunda başbaşa kalınıyor gene. Ben okuyamam böyle yazılan yazıyı. Yoksa hangi anlamı olurdu bir kartalın kalbime saldırışının hırslı kanat vuruşlarının sesinin.
Senin yüreğin çarpmasın Reşat, ürkek güvercin tedirginliğinde. Ben istemem bunu. Hiç istemem.
Ben gerçeğim çünkü.
Unutturmadı kalbin kendini. Hatırlandın.
Ömrün uzun, bahtın açık olsun.