İslam dünyası ve gerçekler

İslam dünyası ve gerçekler
İslam dünyası ve gerçekler
Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde iktidardaki mütedeyyin kadrolar, bu ülkelerin problemlerini çözmekten uzak
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

İslam medeniyeti dediğimizde aklımıza 9. ve 12. asırlar arasında yaşanan dönem gelir. Batı dünyasının belirlediği medeniyet kıstasları gereğince, bu zaman diliminde yaşayan Müslümanlar dil, kültür, felsefe, bilim, sanat ve materyal zenginlik yönlerinden başarılı ve üretken oldular. 

Filozoflar 

Medeniyet tarihçilerine göre başarının gerisinde Yunan ve Fars mirası yatıyor. Bu medeniyet İslam’a rağmen gelişti. İslamcı tarihçiler de bu görüşü teyit eder. Onlara göre İslami kıstaslar gereğince buna medeniyet denilemez. Buna göre İslam’ı fikren ve fiilen yaşayan bir kimsenin, İbn Sina, İbn Rüşd gibi filozoflarla övünmeleri yersiz ve gereksizdir. Onların referans noktası, felsefeyi ve Yunan akliyatını İslam’a aykırı bulan Gazali’dir. 

İslam’a dönüş 

Bu tarihsel bilgiyi vermemin sebebi, günümüzde, bir asırlık modernleşme serüveninden pek de başarılı çıkmayan Türkiye ve Mısır gibi ülkelerin çare olarak, yeniden İslam’a dönmeleri. Çözümü, İslam kimliğine geri dönmekte arayan mütedeyyin iktidarların, önlerinde birçok badirenin yattığını bilmeleri gerekir. Eğer amaçları Batı’nın bilim ve teknolojisiyle, refah ve savaş gücüyle baş etmek ise, bunu İslami kimlikle elde etmeleri mümkün değil. Çünkü Batı bu değerleri, Hıristiyan kimliğine sarılarak kazanmış değildir. Aksine dinsel yaşamı kamu alanından çıkarıp bireysel tercih alanına kaydırmak suretiyle, doğa ve sosyal bilimlerde büyük bir başarı sağladı. Batı’da olup bitenleri iyi okuyan bir gözlemci, güçlü ve müreffeh bir toplum olabilmek için benzer bir seyrin izlenmesi gerektiğini görecektir.
Ancak ne var ki, Türkiye’de Kemalist rejimin son bulmasının ardından iktidara gelen ‘dindarlar hükümeti’ ile Arap Baharı’nın yarattığı bir nevi devrimle, Libya ve Mısır gibi ülkelerde, iktidara gelen Müslüman Kardeşler hükümetleri, kendi halklarına pek ümit vermiyor. İktidara geliş sebepleri, kendi marifetlerinden ziyade, kendilerinden önceki iktidarların baskıcı, şiddete dayanan rejimlerin vahim hatalarıdır. Hak hukuk yönünden sunacakları bir projeleri de yoktur. Aksine eski rejimlere öykünerek halklarına baskı yapıyorlar. İnsan haklarına uymuyor, güvenlik güçlerini harekete geçirip asayişi, vicdan ve gönüllere tevdi etmek yerine, askerin kurşununa, polisin copuna teslim ediyorlar. 

Kavmiyet asabiyesi 

Türkiye’deki iktidar, hem içeride hem de dışarda başarılı olamadı. Kürt sorununda eski rejimin kavmiyet asabiyesine sarılarak kendi İslami kimliklerine de ters düştüler. Kürtlere bir hak vermişler ise, bunu Kürtler istediği için değil, kendileri irade buyurdukları için verdiklerini söylüyorlar. Hâlbuki demokraside halkın talepleri esastır. Bu tavır ve söylemleriyle milyonlarca Kürte saygı duymadıklarını bir şekilde belirtmiş oluyorlar. Türk Dışişleri’nin İsrail-Filistin savaşında sergilediği tavır, acz ve çaresizliğin bariz ifadesidir. İslam dünyasına yapılan zulme karşı kuvvet ve kararlılık yerine, uluslararası adalet ve merhamet talebi, ezilmişliğin ve güçsüzlüğün diğer bir ifadesidir.
Gelmek istediğim nokta şu: Gerek Türkiye’de ve gerekse diğer İslam ülkelerinde iktidarı ellerinde bulunduran mütedeyyin kadrolar, bu ülkelerin problemlerini çözmekten uzaktırlar. Bağlı oldukları İslam merkezli dünya görüşü, asrın gerçeklerini algılamakta yetersizdir. İslam, Ortaçağ’daki medeniyetin merkezinde olmadığı gibi, gelecekteki bir medeniyetin de merkezinde olmayacaktır. Dinler yenidünyada, bireysel yaşam biçiminin bir tercihi konumuna düştü. İnsanlığa katkısı bu şekilde olacaktır. Onu kamu alanına sokmak, dinin kendisine de büyük zarar verecektir. Nitekim bugün , Gülen Cemaatinin kamusal alanda güç mücadelesi, İslam dinine zarar veriyor. Siyasete bulaşarak, din davası adına büyük hatalar yapıyorlar. Öyle ki, bazı yapmadıkları kötülükler bile onlara hamlediliyor. Hâlbuki ilk öncüleri olan Said Nursi’nin “Siyasete girmeme, sadece gönüllere hitap ve ikna” prensibinden şaşmasalardı, dini yaşatma konusunda başarılı olurlardı. Şu anda maddi nesnelere dayanan davaları, her an çökebilir. Çünkü çok sevmeyenleri var. Güç davasında bulunanların, sevmeyenleri çok olur. Hâlbuki gerçek Nurcuları, sadece Kemalist rejimin bekçileri sevmezdi. Dindar olsun olmasın, herkes saygı duyardı. Gülen Cemaatinin faaliyet biçimini, İslam anlayışını, beğenmeyen birçok dindar var. Öyle anlaşılıyor ki, Said Nursi, “çağdaş dünyada, dinini kaybetmeden nasıl yaşanır” sorusuna cevap verebilen tek İslam âlimiydi.
Şunu da belirtmek isterim ki, hâlihazırda, tüm kültürlere egemen olan Batı kaynaklı medeniyet dışında herhangi bir medeniyetin ayakta durması, mümkün görünmüyor. Bu medeniyet, Batı kaynaklı olmakla birlikte bütün insanlığa malolmuştur. İslam dahil, diğer yaşam biçimlerinden de yararlanmıştır. Kültürlerin globalleştiği çağımızda, iki farklı medeniyetin yan yana yaşaması artık mümkün gözükmüyor. Buna göre, egemen olan tek medeniyet vardır. Diğer tüm kültür ve yaşam biçimleri, ona dahil olmak için uğraş veriyorlar. Bunun iyilikle, kötülükle alakası yoktur. Devrin akletme biçimi böyledir. Mütedeyyin, Tanrıya ve kutsallıklara mevcut medeniyetin kodlarıyla bakmak durumunda. Tabii ki gelecekte, bu dünya görüşünün yerini yeni bir medeniyet alacaktır. Ancak bu medeniyet, denenmiş dünya görüşlerin yeniden canlanması biçiminde olmayacaktır.
* Prof. Dr., ODTÜ