İslam, Nurculuk ve Fethullah Gülen hareketi

İslam, Nurculuk ve Fethullah Gülen hareketi
İslam, Nurculuk ve Fethullah Gülen hareketi

Uzun zamandır ABDPennsylvania?da yaşayan, Gülen Cemaati lideri Fethullah Gülen.

Nur hareketinin Türk milliyetçiliğine hizmet etmesi, hem bu hareketin ruhuna hem de İslam'ın özüne aykırıdır
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

İslam dünyasında Batı kültürüne ve Batı modeli yaşam tarzına tepki gösteren en eski ve en etkin akım Nurculuktur. Modernitenin sosyal değerleri karşısında İslam dininin yeniden yorumu ve yabancı bir medeniyetin, hayatın bütün yönlerini etkisi altına aldığı bir çağda, Müslümanca yaşamanın fiilen mümkün olduğunu ispatlamaya çalışan bu akımın kurucusu Bediuzzaman Said-i Nursi’dir. Osmanlı döneminin doğu medreselerinde geleneksel eğitim alan bu zat, olağanüstü zekâsı, fıkıh ve kelam gibi İslam dininin temel alanlarına olan vukufu ile kendi zamanındaki ulemanın takdirini kazanmıştı. 20. asrın başlarında, her Müslüman düşünürün baş meselesi, Batı dünyasına maddeten ve manen mahkûm olan İslam âleminin nasıl kurtarılabileceğiydi. Bu konuda, zaman olarak kendisinden biraz önce, ancak bir bakıma çağdaşı sayılabilecek Cemalüddin Afğani ve öğrencisi Muhammed Abduh gibi İslam dünyasında iyice bilinen alimler de görüş belirtmişlerdi. İslam düşünce tarihinde bu iki düşünüre genellikle “reformcu” denir. Bunun sebebi, Batı kaynaklı modern bilimlere uygunluk sağlamak amacıyla bazı Kuran ayetlerini ve belki bir kısım hadisleri farklı tevil etmeleriydi. Said-i Nursi için “reformcu” tabiri pek kullanılmaz.
Said-i Nursi bu iki reformcunun bakış açısından farklı olarak, İslam dinini Batı değerleri karşısında kavramsal olarak savundu. İmkanlar dâhilinde yeni bilimleri öğrenmeye de çalıştı. Said-i Nursi, gerek İslami bilimlere vukufu ve gerekse Avrupa medeniyetinin esaslarını kavrama bakımlarından Cemalüddin Afğani ve Mıhammed Abduh’ten daha ehliyetlidir. Ancak üçünün de ortak yönleri, hem İslam felsefe tarihini hem de modernitenin felsefi esaslarını bilmemiş olmalarıydı.
 Buna imkanları pek yoktu. Çünkü medreselerde felsefe maddesi uzun zamandan beri terk edilmişti. İbn Sina, İbn Rüşd gibi filozofların adları biliniyor ama eserleri bilinmiyor ve okunmuyordu. Diğer taraftan Batı dünyasında yeni gelişmekte olan müspet ve sosyal bilimlerin ana kaynakları Doğu dillerine henüz tercüme edilmemişti. Mevcut tercümeler de Batı mantalitesini köklü bir biçimde aktarmıyordu. İşte bu felsefi unsurun eksikliğinden dolayı, İslam’ın savunması yetersiz kaldı. İdeal mükemmel bir savunma, hâlâ bir beklentidir.
Ancak Said- Nursi’nin diğer çağdaş düşünürlerden farkı ve belki, geçmiş birçok İslam ulemasından farklı yönü, pratik yaşamda sergilediği mükemmel kişiliğidir. Yeni kurulmuş, adaletin pek tecelli etmediği Cumhuriyet’in mahkemelerinde, dimdik durmuş, görüşünü, inancını ve muhalefetini, eğip bükmeden, kendisine has bir vakar içerisinde dile getirmişti.
Bu pervasız ve nitelikli duruş, kendisini yargılayanları bile hayrete düşürmüş, onu mahkûm ederken, onun erdemli şahsiyeti, derin bilgisi, zihinsel yetenekleri karşısında küçülmüşler, ona saygı duymuşlardı. Hangi düşünceye mensup olursa olsun, bir insanın, Said-i Nursi’nin hayat serüvenini okuyup ondan etkilenmemesi, onun şahsına hayran kalmaması mümkün değildir. Garip olan şudur ki, yenilik ve doğruluk adına, adalet ve çağdaşlık uğruna onu yargılayan zihniyet, ona denk düşebilecek bir şahsiyet henüz yetiştirebilmiş değildir.
Ancak bu hayranlığımız onun görüşlerini eleştirmemize engel olmamalıdır. Çünkü dostluk ve hayranlık, nazariyelerde ittifakı gerektirmez. Bizzat kendisinin, kavramsal analizlerde görüş farkının doğal ve yararlı olduğu yönünde sözleri vardır.
Said-i Nursi’nin yazmış olduğu kitaplara genel olarak, “Risale-i Nur” veya “Risale-i Nur Külliyatı” denir. Bu kitapların dili, Osmanlıca’ya daha yakın olmakla beraber kendi devrinde kullanılan Osmanlıca’dan farklıdır. Yazar, medrese eğitimini Kürt diliyle aldığından ve Türkçe eğitimi almadığından, eserlerinde bolca Arapça kelimeler kullandı. Terimler peşpeşe mastar kipleriyle kullanıldı. Kendine has bir üslup olan bu ifade tarzının Arapça ve İngilizce çevirileri de farklı bir şekil aldı. Bu sebeple, Risale-i Nur’larda Türk dili kullanımı açısından edebi bir sanat aramak gereksizdir. Ayrıca yazar, Türkçe kelime haznesi bakımından bazen öyle zorlanır ki, bir kitabında “bir avuç zebib” diye bir ifade kullanır. “Zebib” Arapça bir kelimedir ve “üzüm” anlamındadır.

Siyasi hüviyet
Risale-i Nur münderecatı, İslam’a bir methiye ve moderniteye karşı bir savunma (apology) olmakla birlikte, 21. asırdaki bir Müslümanın yaşam rehberi olmaktan uzaktır. Çünkü, gayrı İslami kültürel unsurların ve pratiklerin egemen olduğu bir ortamda yaşayan bir müminin, İslamca yaşama endişesini sadece kavramsal grafiklerle kotarmak yeterli değildir. Mümin, çoğu zaman, bir hareketinin dine uygun olup olmadığını öğrenmek ister. Başka bir deyişle bir fıkıh otoritesinden fetva ister. Nur cemaati içinde bu tür otoritelere pek rastlanmaz. Bu hususu dile getirmemin bir amacı vardır. O da şudur: Genellikle barışçıl, şiddetten uzak, modern yaşam biçimiyle pek çatışmayan bir çizgi çizen Nurcular, daha özgür bir ortamda nasıl yaşayacaklar? Başka bir deyişle, laik rejimin baskıları altında mazereti olan bir İslami yaşamla iktifa eden bu cemaat, yarın iktidarın bir kısmını ele geçirirse, daha mükemmel olabilecek İslami bir yaşantıya nasıl geçecekler? Kendi içlerinde bir fetva makamından yoksun olduklarından, bu konuda hangi kaynağa başvuracaklar? Laik rejimin bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na mı, yoksa, El-Ezher gibi İslam âleminin diğer yetkin merkezlerine mi? Modern çağda İslamca yaşamanın kodlarını başka bir kaynaktan alacak olsalar, acaba hâlâ barışçıl, şiddetten uzak çizgilerini koruyabilecekler mi? Çünkü, dine uygun yaşamak adına modern yaşamla çatışan, tavır koyan ve hatta şiddeti mubah gören birçok İslami akım mevcuttur.
İkinci ve daha önemli bir husus ise, İslam dinini, bir ruh ve ahlak disiplini olarak takdim eden Nur hareketinin siyasi bir hüviyet kazanmasıdır. Günümüze kadar kendilerine ait, siyasi bir partinin olmamasına rağmen, siyasi tercihlerini kendilerine yakın partiler yönünde kullanmışlardır. Bu durum, Nur cemaatini siyasetin kirliliklerinden uzak tutmuştu. İslam âlemindeki diğer siyasi İslam hareketlerinde olduğu gibi, dine ve dindara malolan zararların failleri de olmamışlardı. Ancak, son on yılda Fethullah Gülen liderliğindeki Nur cemaati, yurtiçi ve yurtdışı okul, dersane ve diğer etkinlikleriyle siyasi ve ekonomik bir güç haline geldi. Bu güç, halihazırda, devlet yönetiminin karar merkezlerine kadar ulaştı. Devletin bazı kurumlarıyla geçmişin muhasebesi adına bir cedel içine de girdi.
Üçüncü husus bu hareketin görünen ve görünmeyen yönleriyle ilgilidir. Kendilerine ait eğitim kurumlarında Kemalist laik eğitimin tüm şartlarını yerine getirdikleri görünüyor. İddiaları da bu yöndedir. Ancak tarihi bir realite olarak, Said-i Nursi ile Mustafa Kemal arasındaki ihtilaf bilinir. Said-i Nursi’nin Kemalist reformları benimsemediği ve onlara karşı mücadele verdiği de bilinir. Bu yüzdendir ki merhumun hayatının uzun yılları hapishanelerde geçti. Birçok Nurcu hapsedildi, Nur eserleri yasaklandı. Gülen Nurculuğunun Kemalist çizgisi öyle bir noktaya ulaşmış olmalı ki, Bülent Ecevit gibi Cumhuriyet’in değerlerine bağlı bir devlet adamı bile ikna oldu ve bu okulları savundu. Acaba görünmeyen yüzü de böyle midir? Hiç de öyle olduğunu sanmıyorum. Nurcuları yakından tanıyan ve bütün Nur külliyatını okumuş biri olarak, Nur hareketinin Kemalizm’le barışmasını, zıtların buluşması olarak görürüm. Yoksa, bu durum hâlâ, “takiyye” denilen, korkudan dolayı içyüzünü saklama fenni midir? Yoksa bu Fethullah Gülen’nin Nur hareketine bir katkısı mıdır? Çünkü din gibi insanın ruhuna hitap eden mesajın saklanmaya ihtiyacı yoktur. Dürüstlük ve samimiyet isteyen bir dini hareketin, iki yüzünün bir olması gerekir. Nitekim bu hareketin kurucusu, en çetin şartlarda “takiyye” yapmamış, sözünü açık seçik söylemiş, mesajını evirip çevirmeden tebliğ etmişti. Muhaliflerinin görüşlerine meyletmemiş, verdikleri cezaya aldırmamış, ama onlardan büyük saygı ve takdir görmüştü.

Ümmet ve milliyetçilik
Dördüncü husus, Fethullah Gülen liderliğindeki Nur hareketinin ümmet prensibinden vazgeçip Türk milliyetçiliğini benimsemesidir. Said-i Nursi, İslam uğruna, inanç birliği uğruna, Kürt kimliğini terk etmişti. İslam davasına bu içten bağlılık, çok iyi fark edilmiş olmalı ki, onun birinci derecedeki şakirtleri Türk kökenlidir. Bu birinci nesil Nurcularda milliyet unsuruna pek rastlanmıyor. Nur hareketinin Türk milliyetçiliğine hizmet etmesi, hem bu hareketin ruhuna hem de İslam’ın özüne aykırıdır. İslam tarihi, kavmiyet esasına dayalı dini akımların, dine ve dindara ne tür felaketler getirdiğinin örnekleriyle doludur.
Nur hareketinin en büyük kaynağı, dünya nimetlerinden, bedensel hazlardan, şöhret ve kibirden uzak duran, davasını, en açık bir dille korkmadan ürkmeden tebliğ eden Said-i Nursi’nin şahsiyetidir. Bu şahsiyet olmasaydı Nur külliyatı, sadece teorik fikirleriyle bu etkiyi yaratamazdı. Çarmıha gerilmeyen İsa peygamberin, Hıristiyanlığı etkin hale getiremeyeceği gibi.
Nur hareketinin liderliğini yapmakta olan Fethullah Gülen’in de dünya hazlarından uzak, sade bir hayat yaşadığı biliniyor. Bu kişiliğiyle hem taraftarlarını cezbettiği hem de hayır sahibi mütedeyyinleri, davaya hizmet ve bağış yapmaya ikna ettiği doğrudur. Ancak davaya siyasi bir nitelik ve milliyetçi unsur katarak, Nur hareketinin mecrasını değiştirmiştir. 

YASİN CEYLAN: Prof. Dr., ODTÜ Felsefe Bölümü