İsmime dokunma

"Coğrafya savaşmaya da yarar". Bu sözü ilk kez, coğrafyacı ve jeo-strateji uzmanı Yves Lacoste'un bir konferansında duymuştum. Kendisine ait bir değerlendirme mi olduğunu yoksa bir alıntı mı yaptığını şimdi hatırlamıyorum.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

"Coğrafya savaşmaya da yarar". Bu sözü ilk kez, coğrafyacı ve jeo-strateji uzmanı Yves Lacoste'un bir konferansında duymuştum. Kendisine ait bir değerlendirme mi olduğunu yoksa bir alıntı mı yaptığını şimdi hatırlamıyorum. Savaş için fiziki coğrafyanın çok önemli olduğu herkesin malumudur. Buna karşılık coğrafyanın bir de beşeri kolu vardır. Beşeri coğrafya alanında oluşan bilgiler de askeri savaşlarda kullanılır. Bir de, kimlik savaşlarında. Yerleşim yerlerinin, dağların, akarsuların, ören yerlerinin adları, oranın tarihini anlatır. Bu nedenle kimlik savaşlarının verildiği önemli cephelerden biri, bu yerlerin adlarının değiştirilmesi veya korunmasıyla ilgilidir.
Türkiye'de Cumhuriyet'in ilanından sonra dalga dalga hayata geçirilen Türkleştirme kampanyaları arasında, yerleşim yerlerinin adlarının değiştirilmesi çok önemli bir işlev gördü. Sokakların, mahallelerin, köylerin, kasabaların, kentlerin, dağların, akarsuların adları değiştirildi. Bu değişikliklerin küçük bir kısmı, yakın mekânlarda aynı adı taşıyan yer adları arasında karışıklığı engellemek veya anlamları olumsuz çağrışımlar uyandıran adları değiştirmek için yapıldı. Hırsızpınar, Dönek gibi yer adlarının değişmesini o yerleşim yerlerinde yaşayan insanların istemesini anlamak kolay. Buna rağmen, bu tür adların tarihine sahip çıkarak, değişmemelerini isteyenler de olabilirdi. Böyle bir sahiplenme için, herhalde farklı bir tarih bilinci gerekiyor.
Yapılan değişikliklerin ikinci küçük bölümünü, birkaç harf farklılığını içeren düzeltmeler oluşturdu. Bunlar zaman zaman, şıhın yerini şeyhin alması gibi Türkçeleştirme politikasının da aracı oldular. Ama en önemli bölümünü, Türk-İslam kültürüne uygunluk sağlanması, nüfusun iddia edilen homojenliğinin coğrafyada da gözükmesi için yapılanlar oluşturdu.
12 bin köy adı
Fırat Üniversitesi öğretim üyesi Harun Tunçel'in, bu üniversitenin Sosyal Bilimler Dergisi'nde 2000 yılında (cilt 10, sayı 2) yayımlanan 'Türkiye'de İsmi Değiştirilen Köyler' başlıklı kısa yazısı, köy adlarında son elli yılda yapılan değişiklikleri değerlendiriyordu.
Tunçel yazısında, Türkiye'de yerleşim adı değişiklikleri üzerine yapılmış araştırmaları ve resmi yayınları hatırlattıktan sonra, 1949'da yürürlüğe giren İl İdaresi Kanunu'nun verdiği yasal dayanakla 1957'de kurulan, "Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu"nun çalışmalarıyla başlayan süreci ele alıyor. Bu komisyon, 1957 ile 1978 arasında, 75 bin civarında yerleşme adını inceleyip bunun 28 bin kadarını değiştirmiş. Bu arada 1965-1970 ve 1975-1976 arasında doğal yer adlarıyla da ilgilenmiş. Bunların yaklaşık 2 binini değiştirmiş. Tunçel, 1978'de bu kurulun çalışmalarına, "tarihi değeri olan yer adlarını da değiştirdiği gerekçesiyle" son verildiğini belirtiyor. Son verilme gerekçesi ilginç. Belli ki kurul, Milliyetçi Cephe döneminde gemi iyice azıya almış. 3. Ecevit hükümeti sırasında görevine son verilmiş. Ne var ki 1983'te yayımlanan bir yönetmelikle İçişleri Bakanlığı bünyesinde yeniden faaliyete geçmiş. Yer isimleri değişikliklerine devam edilmiş. İller İdaresi Genel Müdürlüğü bünyesinde veya onunla ilişkili olarak, bugün de bu kurulun faaliyette olduğunu, Ani antik kentinin birkaç yıl önce Anı olması gibi, azalarak da olsa süregiden değiştirme faaliyetlerinden kestirebiliyoruz.
Tunçel'in araştırması sadece yapılan köy ismi değişikliklerini kapsıyor. Örneğin son 50 yılda yapılan 28 bin yerleşim adı değişikliğinin 12 binini köy adları oluşturmuş. Bu da, Türkiye'deki köylerin yaklaşık yüzde 35'inin, son 50 yılda isimlerinin değiştirildiğini gösteriyor. 1949 öncesinde yapılan değişiklikleri de dikkate alınca, bu oranın daha da yükseleceğini tahmin edebiliriz. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sonrasında ilk büyük yerleşme adı değişikliğinin, 1925'te, Artvin İl Genel Meclisi kararıyla yapıldığını ve büyük kısmı Gürcüce olan yerleşme adlarının tümünün değiştirildiğini hatırlatmakla yetinelim. Ermeni köylerinin, Rumca yerleşim yerlerinin adlarının kısmi biçimde 1930'lardan itibaren değiştirilmeye başlandığı, Dersim'in Tunceli olduğunu biliyoruz.
Buna rağmen asıl ad değiştirme operasyonunun 1957'den sonra yapıldığı görülüyor. Türkçe olmayan veya olamadığı düşünülen adlar sistemli biçimde değiştirilmiş. Tunçel, içinde "kızıl, çan, kilise" kelimesi olan, "Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir gibi kelimeler içeren köy isimleri[nin] bulundukları ortamda bölücülüğe meydan vermemek amacıyla değiştiril[diğini]" belirtiyor. Bölücülüğe meydan vermemek... İşte sihirli kelime.
Bunların yanında esas değişiklik kümesini, "Türkçe olmadıkları" için değiştirilen isimler oluşturuyor. Bunu, "Türk kültürüne ait olmadıkları için" olarak da okuyabilirsiniz. Bu değişiklikler de, "birlik ve beraberliğimizi pekiştirmek" amacıyla yapılmış olsalar gerek. Arapça, Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Çerkesçe, Ermenice, Rumca, Farsça olan köy adları değiştirilirken, değiştirilecek ismin Türkçe karşılığının veya aslını çağrıştıracak bir karşılığın verilmemesine dikkat edilmesi ilkesinin kabul edildiğini bu yazıdan öğreniyoruz. Yani radikal bir dilsel-kültürel arındırma söz konusu. Arada bu ilkeye uyulmadığı olmuş. Kebirkazani Büyükkazanlı, Şemsi Güneşli olarak sözlük karşılıklarını almışlar. Daha önce Kırkkilise'nin Kırklareli, Karakilise'nin ise Karaköse yapılması gibi, Sakarsu Şekersu'ya, Çinciva Şenyuva'ya dönüştürülürken ses benzerliği gözetilmiş. Ama çoğunlukla, yepyeni, tarihsiz, kimliksiz Türkçe adlar verilmiş. Orada yaşayanların kültürleriyle, anadilleriyle, tarihleriyle bir ilgisi olmayan adlar bunlar genel olarak. Bayramlık elbise gibi sırıtıyorlar.
Rize'den Viranşehir'e
Çalışma bu değişikliklerin esas olarak üç bölgede, Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yoğunlaştığını gösteriyor. Trabzon ve Rize'de toplam 495 köyün ismi son 50 yılda değiştirilmiş. Türkçe olan 20'si dışında, geri kalanı Rumca, Ermenice, Gürcüce, Lazca oldukları için. Birlik ve beraberliğimizi zaafa sokacakları için. Gavur adı çağrıştırdıkları için. Buralarda başka birilerinin de oturmuş olduğunu hatırlatıp vatanın bölünmesine yol açacakları için... Güneydoğu'da, örneğin Viranşehir'de köylerin yüzde 60'ının adının değiştirildiğini bu çalışmadan öğreniyoruz. İsteyen, İçişleri Bakanlığı'nın 1986'da yayımladığı Türkiye Mülki İdare Bölümleri- Belediyeler Köyler başlıklı kitapta bu değişiklikleri ilçe ilçe izleyebilir.
Tunçel'in çalışması yalnız köy adlarını kapsıyor. Buna sokak, mahalle, belde, kasaba, kent (örneğin benim çocukluğumda kullanılan Çölemerik'e ne oldu?) ve fiziki coğrafya adlarında yapılan değişikleri ilave ettiğinizde, tarihsiz ve hafızasız bir toplum yaratmanın en önemli araçlarından birinin, çok kapsamlı biçimde kullanıldığını açık biçimde görüyorsunuz. Kimlik çatışmasının yarattığı ikili kişilik yapısının sosyal ve siyasal alandaki tezahürlerinin nedenlerini incelerken, bu beşeri coğrafya alanındaki arındırma politikasını da unutmamalıyız.
Coğrafya üzerinden yapılan bu kimlik tektipleştirmesine karşı tepkiler, bu kez kadim Diyarbekir'e Amed demeye çalışmak, Medya diye bir coğrafi bölge icat etmek olarak benzer bir düzlemde gelişecektir. Ya da iş laçkalaşacak ve gömlek değiştirir gibi yer adı değiştirilmeye başlanacaktır.
Türkiye'de etnik, dinsel ve kültürel farkların beraberliği ilkesi üzerine kurulu bir yurttaşlık tarifi yapılacaksa, Türkleştirme ve Türkçeleştirme operasyonlarından, ilgili halk gruplarının talebi olduğunda geri dönülebilmesi olanağını, hakkını da öngörmek gerekiyor. Bu yönde atılacak bir adımın, Kürt sorununun çözümü için sınırlı da olsa olumlu bir katkıda bulunacağını kestirmek zor değil.
Özgürlükler bir bütündür. Tarihsel mekânların, doğup büyüdüğümüz köyün, mahallenin, sokağın, çocukluğumuzdan beri uzaktan baktığımız, üzerinde dolaştığımız dağların, yüzdüğümüz, balık tuttuğumuz akarsuların, adlarını, saplantılı milliyetçiliklerine ve tahakkümcü dinsel inançlarına malzeme yaparak etnik, kültürel ve dinsel kimlik temizliğine girişenlere direnme hakkı da temel hak ve özgürlüklerin ayrılmaz bir parçasıdır.
Beşeri coğrafya, savaşın olduğu kadar, kültürel zenginliğin ve toplumsal barışın aracı olamaz mı?