İstanbul, çağırma beni!

İstanbul... Rüyalarımın şehri. Ulaşılamayacak bir sevgili gibi, hiç gidilemeyecek kadar uzak, bilinçaltına işlenecek denli derin ve kuvvetli.
Haber: YALÇIN APAYDIN / Arşivi

İstanbul... Rüyalarımın şehri. Ulaşılamayacak bir sevgili gibi, hiç gidilemeyecek kadar uzak, bilinçaltına işlenecek denli derin ve kuvvetli. Belki de bu sebeplerdendi rüyalarımda görüşüm: Önce Boğaz Köprüsü'nün en tepesinden kaymalar, oradan bir sirk cambazı gibi bir bacağımı atıp hooop Ayasofya'nın kubbesine inivermişim ve oradan Sultanahmet. Uyanmayı hiç istemediğim rüyalardı bunlar: Tadı damağımda kalan, kısa, pembe ve hep görülmek istenesi düşler... Ama işte hayat bu ya, böylesine şaşırtıcı.
Picasso İstanbul'a gelmişti. Aklımda gitmek var ama nasıl? Turizm ofislerinden aldığım haritalardan yapılan planlar: Önce Harem'de iniyorum. Sonra karşıya geçiyorum ve bir "insan evladı" bulup adres soruyorum. Doooru Sabancı Müzesi'ne. Sergiyi gezip, kirli ya da temiz fark etmez, İstanbul'un havasını içime derin derin çekip geri dönüyorum. Tanrı, bu kadar plan yapışıma gülmüş olmalı! Zira bir gün sınıf arkadaşım ve ben hiç ummadığımız bir davet aldık, bir arkadaşımızdan. Tüm hazırlıklar yapıldı. Elimiz boş gitmeyelim diye (ayrıca bir "bekar evine" gidiyorduk) börekler, dolmalar, mantılar ve belki de en anlamlısı, orada taneyle satıldığı iddia edilen ve burada, narenciye cennetinde istemediğin kadar bol olan limondan koca bir koli ile çıktık yola. İstanbul'a ilk gidişimiz ve uçağa ilk binişimiz. Her şey çok heyecan vericiydi. Bulutların arasında hava sıcaklığının -50 derece olduğunu öğrendik uçakta. İner inmez soğuktan titremeye başlayınca, Adana sıcağıyla ince gömlek giyerek İstanbul'a gitmenin (üstelik bu mevsimde), büyük bir cehaletin ürünü olduğunu fark ettik.
İlk şoku eve çıkınca yaşadık: Cüzdanım yok! İnanılmaz, dedim. Dakika bir, gol bir arkadaşlar. Bu ne şehir böyle. Daha gelir gelmez çarptılar bizi. Durum sonra anlaşıldı: Arabadan inerken koltuğa düşürmüşüm, şükür.
Ertesi gün ilk iş Picasso sergisi. Hava o kadar soğuktu ki (ben Konya'da bile böylesini görmemiştim), pantolonun altına eşofman altı; üste ise atlet, tişört, eşofman, gömlek ve kalın bir ceket! Ve işte macera başlıyor: Bir sürü yeri ilk görüşüm: Galata Köprüsü, Galata Kulesi, Yedikule Zindanları, Eminönü, Dolmabahçe, Çırağan, karşıda Kuleli, Haydarpaşa, Beylerbeyi, Boğaziçi Köprüsünün altından geçişimiz -"Arkadaşlar kalbimi tutun!"-, İnönü Stadı... Atlı Köşk. Muh-te-şem! Nihayet içerideyiz ve bu ne büyük bir sürpriz benim için. "Hayat mı şaşırtıcı yoksa İstanbul mu?" Bazı resimlerle ilgili bilgileri dinleyelim diye verilen telefon benzeri şeylerden almak için sıradayken Nurçay Türkoğlu'nu görüyorum. İstanbul'un en büyük hediyelerinden birisi oldu benim için. Nurçay Hoca, birkaç yıl önce üniversitemizde (Mersin) bir konuşma yapmıştı, Milliyet Haber Müdürü Doğan Akın ile. Çıkışta yanına gidip "Hocam, ben doyamadım size" diyerek e-posta adresini istemiştim. Ellerini yumruk yapıp gözlerini kapatarak küçük ve sessiz bir sevinç çığlığı atmıştı. Birkaç kez görüşebildik ve sonrası gelmedi. Ama başka bir gün değil de o gün, o saatte gitmeseydim sergiye, göremeyecektim Nurçay Hocamı (artık Lefke Avrupa Üniversitesi'nde olduğunu, Radikal İki'nin 25 Mart tarihli 'Evin içinden geçen kırlangıç' yazısından öğreniyorum).
Sebze-meyve fiyatının, bizim buradakilerden neredeyse iki üç kat pahalı olduğunu, ama burada satılanlardan daha sahici oluşu gibi. Mesela domates. Ben hâlâ, ucuz ama pembe, pahalı ama kırmızı ve domates kokan domates arasında hangisi daha makul, karar verebilmiş değilim.
Orada buralara nazaran gelirlerin yüksek, fakat giderlerin de ona göre tepelerde olduğunu öğreniyorum. Ve yine şaşıyorum, neden bunca eziyet, İstanbul diye diretiş?!.. Bodrum katlarına, rutubetli daracık evlere ödenen kiralarla, başka bir kentte daha iyi şartlarda oturulabilecek bir ev mutlaka vardır, diyorum içimden. Herkesin kendince farklı ve haklı sebebinin olduğunu da unutmadan...
Ah güzel İstanbul!
Atlı Köşk sonrası, sadece Avrupa yakasıyla sınırlı bir tur: Aksaray, Çemberlitaş, Beyazıt Meydanı, İstanbul Üniversitesi, Sahaflar Çarşısı, Kapalı Çarşı, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet, Eminönü, Galata Köprüsü'nün altında Boğaz'a karşı sıcak bir çay, Galata Kulesi için ara sokaklardan tırmanış (Tünel'de çalışma vardı) ve orada bir şaşırtıcı durum daha: Hayallerinde, görmek istediğin tarihi bir yer ve hemen dibinde, uyarı levhasına rağmen maç yapan çocuklar! O çocuklar için sıradan, hep orada duran, kanıksanmış bir yer Galata Kulesi, onlar için en uygun oyun alanı. Sonra İstiklal! Upuzun, canlı, uğultulu (gürültülü değil) ve her nedense büyülü işte. Pera Palas, Büyük Londra (Duvara Karşı sebebiyle), Taksim, Atatürk Kültür Merkezi, -ki yıkım için tamtamlar çalınıyor bugünlerde. Ne cesaretle "böyle bir yer" yıkılmaya çalışılır? Bilmiyorum.
Sıraselviler. Sonradan en büyük pişmanlığım, arayıp Kazancı Yokuşu'nu bulmamak oldu. Elif Şafak'ın bir vakitler oturduğu sokak. Benim sevdiğim yazarım buradaydı zamanında diye "müze" addedebileceğim bir yer. Göremedim ne yazık!
Başka bir gün Eminönü'nden başlayan, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne varmadan dönülen bir saatlik bir Boğaz turu. Tur bitip tekne Eminönü'ne yaklaşırkenki en büyük isteğim şuydu: Durmasın, tekrar dönsün, gidelim, geri dönelim, tekrar dönsün, durmasın ve bu sonsuza kadar sürüp gitsin. "Doyamadım". Sevdiğim hiç kimse bu güzellikten mahrum kalmasın istedim. Mahrum kalarak ölmesin bu lezzetten.
Eğer her gece Allah'a dua etseydim, "Adana'ya imza gününe gelsin, n'olur!" diye, kabul olmazdı belki, ama bir mucize oldu ve ben arkadaşlarımı bir mağazanın kapısında, artık yorulduğum için beklerken... O da ne! Kalabalığın arasında birisini fark ediyorum: Murathan Mungan. Arkadaşlarımı umursamadan takıldım peşine. Bir sokağa saptı yanındaki arkadaşıyla. Fırsat bu fırsat. "Murathan Bey, şeey, bir imzanızı alabilir miyim?" Gülümsüyor. Uzattığım not defterini alıyor. Cebinden çektiği kalemiyle imzalıyor. "Ben Adana'dan geldim... Gezmeye... Mersin'de okuyorum... İnanamıyorum!.. Soğuk Büfe. Benim. Başucu. Kitabım". Defteri alıyorum: "Yalçın'a İstanbul hatırası. Ayaküstü. Murathan Mungan". Çerçeveletilmeyi hak edecek denli özel. Tokalaşıyoruz. Teşekkür ediyor. O kadar canayakın ki... Sanki bana bir imza değil de dünyayı vermiş gibi oluyorum...
Arkadaşım sonra yolda "ünlü" görmek üzerine bir şeyler söylüyor: Bu çok normalmiş. Burası İstanbul'muş. Çok şaşırmamalı, çok heyecanlanmamalıymışsın. Bir ünlünün, tapıyor olsan da yanına gitmek, imza istemek "görgüsüzlükmüş". Hay Allah, bilmiyordum!
Meraksızlık
Ali Poyrazoğlu'nun Milliyet Sanat dergisinin Mart 2003 tarihli sayısına verdiği röportajdaki sözlerini anımsıyorum, bir kez daha İstanbul'da. "Türkiye'deki insanların meraksızlığı da çatlatıyor artık insanı ya, neyse... Ne oturuyorsun lan o zaman İstanbul'da. Burası pis, pahalı, trafik var. Buranın nimetlerinden faydalanmıyorsan, niye çekiyorsun o zaman bunca eziyeti?" Yolda sanatını takdir ettiğin bir sanatçıya rastlamak bile bir nimetken, tiyatrosuna gitmemek, filmini seyretmemek vs. çok üzücü. Biz ise buralarda bekliyoruz ki aman efendim bir konser olacak, bir tiyatro gelecek de farklı bir oyun daha seyretmiş olacağız. Bir yazar gelecek bir konuşma yapacak, kitabını imzalatacağız...
Neşeli, ışıltılı, heyecanlı, renkli bir İstanbul serüveni bitip Adana'ya inince, şöyle hissetmiştik arkadaşımla: Kocaman bir boşluğa düştük. Her yer o kadar sessiz, sakin, küçük ve sıradandı ki...
Tüm bu anlattığım ilk İstanbul seferimin üstünden koca bir yıl geçti. Eskilerin deyimiyle "senesi döndü" ve İstanbul ısrarla çağırıyor beni. Arkadaşım, okuldan sonraki hayatını İstanbul'da geçirmek istiyor. Bense memnunum halimden. Olanca ihtişamı, güzelliği ve cazibesine rağmen yorucu buluyorum bu şehri, yıpratıcı... İstanbul'la evlenmek değil maksadım. Benim için hep özlenen, kavuşup hasret gidermeyi bekleyen bakımlı, ışıltılı bir sevgili olmalı bu şehir ve sanırım böylesi en iyisi.