İstikrarsızlık girdabında Türkiye

Dışarıdan içeriye bakıldığı zaman, dünya, Avrupa ve Ortadoğu siyasetine istikrar, güven ve barış kazandırmada önemli ülkelerden biri olarak algılanan Türkiye, çok kısa bir zaman dilimi içinde, kendi içinde, siyasi kaos, rejim krizi...
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Dışarıdan içeriye bakıldığı zaman, dünya, Avrupa ve Ortadoğu siyasetine istikrar, güven ve barış kazandırmada önemli ülkelerden biri olarak algılanan Türkiye, çok kısa bir zaman dilimi içinde, kendi içinde, siyasi kaos, rejim krizi, e-darbeler, terör, siyasi cinayetler sarmalı içinde gittikçe derinleşen ve güçlenen bir istikrarsızlık girdabı içinde boğulmak üzere. Bu çok büyük bir ikilem. Türkiye'nin hak etmediği bir durum. Ölümlerle gelen acıların içinde, hızla bir toplumsal trajediye dönüşme riski içeren bir süreç.
İstikrar adına
Hepimizin elimizden geldiği kadar çalışarak, Türkiye'yi bu istikrarsızlık girdabından, bu siyasi kaos durumundan, bu terör ve toplumsal şiddet sarmalından, hızla milliyetçilik adına giderek pekiştirilen bu toplumsal kimlik çatışmalarından, siyasi kutuplaşmalardan ve arka arkaya gelen muhtıralarla derinleşen bu darbe korkularından çıkartmamız gerekiyor. Eğer Türkiye'yi seviyorsak, eğer bu son dönemde yaşadığımız, Türkiye'yi istikrarsızlaştırma süreci içinde yüzyüze kaldığımız siyasi cinayetler ve terör saldırıları yoluyla öldürülen, dışlanan, korkulara itilen insanlarımızın acıları karşısında kendimizi etik sorumluluk ve vicdan muhasebesine sokuyorsak; ve eğer ahlaki bir benlik olarak "Türkiye ve geleceği" sorusuna yaklaşıyorsak, Türkiye'yi hızla dibe doğru itildiği bu istikrarsızlık girdabından kurtarmak için çalışmalıyız, çabalamalıyız, irade göstermeliyiz.
Bu irade ve çaba, kendi aralarında yaptıkları kurumlar arası kavga içinde Türkiye'yi bu siyasi kaosa, bu acılara, bu korkulara iten devlet seçkinleri ve siyasi partiler karşısında, "biz iyi yönetilen, adaletli, toplumsal barış ve güveni olan bir Türkiye istiyoruz" demekle yaşama geçebilir. Bu irade ve çaba, siyasi kutuplaşmalara, toplumsal kimlik çatışmalarına ve günlük yaşam şiddetine karşı, "biz farklılıklar arası toplumsal birliğini sağlamış, her vatandaşının kendisini diğerlerinden ne eksik ne fazla gördüğü ve bu temelde kendi içinde güven ilişkilerini pekiştirme çabasında olan bir Türkiye istiyoruz" çağrısıyla yaşama geçebilir. Ve belki de en önemlisi, bu irade ve çaba, sorunlarımızı yaratanlardan bu sorunları çözmeyi beklemek yerine, hepimizin "sorunlarımızın çözümüne insani durumu öncül alan, toplumsal adaleti devlet-toplum/birey ilişkilerine yerleştiren, ötekine karşı eleştirel sorumluluk ilkesiyle, farklı kimliklere ve taleplerine yaklaşan yeni bir siyasi dil ve anlayışla yaklaşmasıyla" yaşama geçebilir. Türkiye'yi istikrar sağlama adına sürekli istikrarsızlığa iten siyaset anlayışı ve dili yerine, yeni bir siyaset dilini ve anlayışını yaşama geçirme irade ve çabasıdır, bugün Türkiye'yi düşürüldüğü ve hızla itildiği istikrarsızlık girdabından çıkaracak olan, Türkiye'yi kendi içinde güvenli ve toplumsal barışa sahip bir ülke yapacak olan, ve Türkiye'yi hak ettiği dünya siyaseti içindeki önemli ve kilit aktör konumuna tekrardan yükseltecek olan. Bu yeni siyaset dilinin ve siyaset yapma anlayışının anahtar kavramı da, "toplumsal güven"; diğer bir deyişle, hem devlet-toplum/birey ilişkilerinde, hem toplum içi farklı toplumsal katmanlar ve kültürel kimlikler arası ilişkilerde, hem de her bir toplumsal katmanın ve kültürel kimliğin iç ilişkilerinde sağlanacak toplumsal güven.
Teröre karşı mücadele
Bugün ne devlet-toplum/birey ilişkilerinde, ne toplumsal katmanlar ve kültürel kimlikler arası ilişkilerde ne de her bir toplumsal katman ya da kültürel kimlik içi ilişkilerde toplumsal güven olgusundan bahsetmek mümkün. Aksine, tüm bu boyutlarda toplumsal güvensizlik, dolayısıyla kutuplaşma, ayrışma, hoşgörüsüzlük, şiddet ile farklı olanı yok etme giderek derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Türkiye, toplumsal güvensizliğin yaşamın her alanında hissedildiği bir risk, şiddet, ve farklılığı yok etme ülkesine doğru adım adım itiliyor. Yaşanılan siyasi istikrarsızlık girdabı, toplumsal yaşamda farklılıklar arası güvensizliği, şiddeti ve ötekileştirmeyi körüklüyor. Körüklenen güvensizlik, siyasi istikrarsızlık girdabını daha da kuvvetlendiriyor. Böylece, Türkiye bu girdabın dibine doğru daha da kuvvetle itiliyor.
Bu noktada, elimizi kolumuzu bağlayan temel olgu da, terör ve son dönemde hızla sayısını, etkisini artıran terör eylemleri. Hrant Dink'in katliyle başlayan, Malatya vahşetiyle devam eden, Anafartalar Çarşısı katliamıyla süren, sayıları ve yerleri yaygınlaşan, her gün artan şehit cenazeleriyle derinleşen terör eylemleri, bugün, siyasi girdabın ve toplumsal güvensizliğin odağına oturmuş durumda. Duyulan acılara karşı hepimizin etik ve ahlaki sorumluluğu var. Acılar hepimizin. Güvenli, adaletli ve istikrarlı bir Türkiye yaratarak bu acılardan Türkiye'yi çıkartmak da hepimizin sorumluluğu. Tam da bu nedenle, yeni bir siyasi dil ve siyaset anlayışını yaşama geçirmemiz gerekiyor ve yine, tam da bu nedenle bugün bu girişimi de "teröre karşı sıfır toleranslı ve demokratik mücadele dili ve anlayışı"yla başlatmamız gerekiyor.
Son dönemlerde bu konu üzerine çalışıyorum, okuyorum, bilgi topluyorum. Terörizm konusunun uzmanı olmamakla birlikte çalışmalarım ve okumalarım beni şu noktalara getirdi. Birincisi, bugün, giderek küreselleşen, ağırlıkla masum insanları kendine hedef seçen, özünde siyasi bir olgu olan, etkisini yaptığı eylemin yarattığı fiziksek şiddet ve yok etme derecesinde değil, eyleminin siyasi sonuçlarında arayan ve belli amaçlara erişmek için şiddet temelli bir yöntem kullanma hareket tarzına sahip olan terörizme karşı "sıfır toleranslı bir mücadele" vermemiz gerekiyor. İkincisi, terörizme karşı sıfır toleranslı bir mücadele, başlangıç noktası olarak, terörist eylemi "insanlığa karşı işlenmiş bir suç" olarak tanımlamak durumunda. Üçüncüsü, insanlığa karşı suç olarak tanımlanmış terörizme karşı sıfır toleranslı mücadele, muhakkak kendisine "hukukun üstünlüğü ilkesi"ni ve "demokratik normları" öncül almak durumunda. Hukukun üstünlüğü ilkesinden ve demokratik normlardan sapan terörizme karşı mücadele, kendisini şiddete dönüştürüyor ve ciddi bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya kalıyor. Dördüncüsü, en önemlisi de, hukukun üstünlüğü ilkesinden ve demokratik normlardan sapmış bir terörizme karşı mücadele, terör örgütlerinin mekânsal alanında yaşayan insanlarla devlet arasında ciddi bir güvensizlik sorunu yaratıyor. Terörizme karşı sıfır toleranslı mücadelenin hukukun üstünlüğü ilkesinden ve demokratik normlardan her sapışı, o bölgedeki ya da mekândaki vatandaşları iki şiddet arasında bırakıyor, sonuçta, devletle vatandaşları arasında güven sorunu çıkıyor.
Bu nedenle, teröre karşı sıfır toleranslı mücadele muhakkak devletin ve siyasi aktörlerin hukukun üstünlüğü ilkesi ve demokratik normlar temelinde hareket etmelerini gerekli kılıyor. Bu güven için gerekli önkoşul, toplumsal destek için gerekli önkoşul, sonuçta başarı için gerekli önkoşul. Terörizme karşı mücadelede sıfır tolerans ile demokratikleşme, bu anlamda, bugün Türkiye'de devlet ve siyasi aktörlerle terör uzmanlarının çoğunluğunun söylediğinin aksine, farklı iki boyut değil, iç içe geçmiş, bağlantılı ve ilişkisel iki kurucu unsur. Sıfır tolerans ile demokratik normlar birlikte, terörizme karşı mücadeleyi güçlü kılıyor, toplumsal güveni sağlıyor ve terörizmin yaşam alanını minimize ediyor.
Bu nedenle, eğer bugün Türkiye'de terörizme karşı sıfır mücadeleyi başarılı kılmak istiyorsak, bu mücadelede yeni bir dili ve anlayışı ortaya koymalıyız. Bu dil ve anlayış hukukun üstünlüğü ve demokratik normlar temelinde ve toplumsal güven inşasına dayalı bir sıfır toleranslı mücadeleyi amaçlamalıdır. Ve bunu yaparken de, farklılıklar arası birliği ve bütünlüğü; haklar, özgürlükler ve sorumluluk temelinde hareket eden bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı rejimi ve anlayışını yaşama geçiren bir hareket tarzına sahip olmalıdır.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.