İyi, kötü... Londra

Damon Albarn'ın bitmek bilmeyen proje yapma hastalığı, bazılarında şiddetli antipati ve bıkkınlık yaratmış olabilir. 90'ların Britpop döneminden geriye ayakta kalabilen tek grup olan Blur'ün beyni olarak...
Haber: MERT EMCAN / Arşivi

Damon Albarn'ın bitmek bilmeyen proje yapma hastalığı, bazılarında şiddetli antipati ve bıkkınlık yaratmış olabilir. 90'ların Britpop döneminden geriye ayakta kalabilen tek grup olan Blur'ün beyni olarak giriştiği envai çeşit proje ile 2000'li yıllarda tek bir anı bile onsuz geçirmemize olanak tanımadı Albarn. Çizgi roman grubu Gorillaz olsun, Mali müziğini dünyaya tanıtma hırsı olsun, her daim karşımızda, ona savuracağımız yumrukları bekledi. Ve şu ana kadar hepsinden de dayak yemeden kurtuldu. Bugüne gelindiğinde 90'lı yılların maymun suratlı dövülesi şımarık oğlan çocuğu artık kendini iyiden iyiye ciddi bir müzik adamı olarak kabul ettirmiş durumda. Şimdi ise yeni projesi/oyuncağı/eğlencesi/hüznü The Good The Bad&The Queen ile popüler müziğin asık suratlı gardiyanlarına bir kez daha meydan okuyor. Ve bir kez daha cümleâleme nanik yapmayı başarıyor Albarn.
The Good The Bad&The Queen'in tohumları aslında 2004 yılında Damon Albarn'ın The Verve'ün gitaristi Simon Tong, Fela Kuti'nin efsanevi davulcusu Tony Allen ve diğer Afrikalı müzisyenlerle Nijerya'da yaptıkları çalışmalarda atıldı. O çalışmalardan bir sonuç çıkaramayan Albarn'ın, kayıtları son Gorillaz albümünün de prodüktörü olan hip hop âleminin bir numaralı ismi DJ Danger Mouse'a (aynı zamanda geçen yazın en büyük patlamasını yaratan Gnarls Barkley'in de beyni) vermesiyle The Good The Bad&The Queen projesi şekillenmeye başladı. İşin ruhunu Afrika'dan alıp Londra sokaklarına taşıyan Danger Mouse, Albarn'ın ekibe punk müziğinin en önemli simalarından, müzikal anlamda yıllardır mütekait olan The Clash'in simge basçısı Paul Simmonon'ı da katmasıyla, projeyi işlevsel ve ışıldayan bir gruba dönüştürdü.
Bu birleşmeden ortaya çıkan ise Albarn'ın liderliğinde zuhur eden minimalist bir Londra silueti. İyisi, kötüsü ve elbette kraliçesiyle. Kimi yerde kabarevari piyano vuruşlarıyla, kimi yerde basların oluşturduğu benzersiz bir dub sedasıyla, kimi yerdeyse elektronik beslemelerle fotoğraflanan koyu gri bulutlarıyla bedbin, içedönük bir Londra görüntüsü bu.
Açılış şarkısı, 'History Song' akustik gitarlar ve Specials'ı andıran dub orglar üzerinden bir melankoli özlemi. 'Eighties Life' çocuksu edasıyla, 'Green Fields' ise pastoral İngiltere'ye olan özlemi ve sevgisiyle "İngiliz" yaşam stilini gelmiş geçmiş en iyi betimleyen gruplardan biri olan The Kinks'e yakın duruyor. Öte yandan 'Three Changes' yarı dub yarı lunapark şarkısı hüviyetinde genel İngiliz sıkıntısını afişe ederken ("Gün bayık ve mutedil/her çeşit insandan oluşan/bu geçimsiz küçük adada"), 'The Bunting Song' hüzünlü bir çağrı gibi yumuşakça kulaklara çalınıyor. Ancak albümün kendi kabuğuna sığamadığı anlar 'Kingdom Of Doom' ve 'Herculean'.
İngiliz hayalinin daralmışlığı
'Kingdom Of Doom' arkadan ağır ağır kıyameti andıran efektleri, statik piyano vuruşları ve gürültüyle yankılanan gitarlarıyla İngiltere için bir çözümsüzlük, dağılmışlık hali ortaya koyarken, 'Herculean' bunu çok daha etkili ve berrak bir şekilde resmediyor. 'Kingdom...' bir tıkanmışlık durumu yansıtırken ses örgüsüyle, 'Herculean' bu noktaya ne kadar da bilerek gelindiğini göstermeye çalışıyor. İngiliz hayalinin, daralmışlığını üzerinde taşıyamadığı bir büyük iddiadan kaynaklandığını göstermeye çalışıyor adeta.
Ekip bunca iyi, hatta efsanevi müzisyenlerden oluşmasına rağmen, kimse kendini fazla göstermiyor albümde. Mesela dünyanın en iyi davulcularından olan Tony Allen, sadece ortalığı toparlamak için orada sanki. Keza Paul Simonon'un o bilindik deli enerjisi burada yansıtılmıyor. Bunun bir sebebi var elbette. Albümün rengi, havası, kokusu bireysel katkıların önüne geçirilmiş durumda. Bu da ortak, birbiriyle içiçe geçmiş ve birbirini takip eden bütün bir hikâyeye yarenlik etmek adına tasarlanmış. Blur'ün Parklife'ı ne kadar 90'ların gamsız, şımarık, kendini dünyanın merkezinde sanan bir Londra'yı tasvir ettiyse, The Good The Bad&The Queen bütün bunların faturasını ödeyen ve kendi vicdanıyla hesaplaşan bir şehrin umutsuzluğunu yansıtıyor. Bir yüzleşme albümü bu aslında. Bugünle, geçmişteki pervasızlıklarla, boşvermişlikle. Haliyle bu albüm belki ileride müzikal değerinin yanı sıra tarihe düşen bir fotoğraf olarak da hafızalardaki yerini alacak. Birileri bu fotoğrafı yerden alıp ona bakma cesaretini gösterebilecek mi, orası ayrı muamma.
The Good The Bad The Queen/The Good The Bad&The Queen/EMI