Jarvis'in solosu

2001 tarihli Pulp albümü 'We Love Life'ın ardından Jarvis Cocker, beklenmedik bir biçimde "müzik dünyasından kendini sürgün edenler" kafilesine katıldı.
Haber: DONAT BAYER / Arşivi

2001 tarihli Pulp albümü 'We Love Life'ın ardından Jarvis Cocker, beklenmedik bir biçimde "müzik dünyasından kendini sürgün edenler" kafilesine katıldı. Bu, birçok takipçisinin, herşeyden önce kuşağının en iyileri arasında baş köşelere yerleşmesini sağlayan söz yazarlığı ve tavırlarıyla sahneye adım attığı ilk günden itibaren, bir uyumsuz bilge görüntüsünde, etrafta gezinip duran Cocker'dan, dile getiremese de korkuyla beklediği hareketti. Doğal olarak kimse Cocker'ın bir tür sessizliğe gömülmesine çok fazla şaşırmadı. O da beklenmedik anlarda uzaklardan ayağa kalkıp müzik piyasasına bazen ciddi bir ifadeyle, bazen de dalga geçerek selam çakarak hayatını sürdürmeye devam etti. Evlendi, saçlarını uzattı, Paris'e yerleşti. Her ne kadar müzik piyasasından elini eteğini çekmiş gibi gözükse de, bu süre içinde yeni Jarvis Cocker şarkıları Marianne Faithfull, Nancy Sinatra, Charlotte Gainsbourg gibi isimler aracılığıyla vücut bulmaya, başıboş bir biçimde etrafta dolanmaya başladı. Sonra daha da güzeli oldu; Fransa rüzgarının etkisiyle olsa gerek, Jarvis, içinde Jane Birkin, Françoise Hardy, Marianne Faithfull, Franz Ferdinand, Tricky gibi isimlerin de bulunduğu 'Monsieur Gainsbourg Revisited'ı, Verlaine'li, rüzgarlı, gözyaşlı Gainsbourg şarkısı 'Je Suis Venu Te Dire Que Je M'En Vais' ile şenlendirdi.
Bütün bunlar olup biterken, bir süre önce Jarvis Cocker'ın myspace'deki sayfasına yeni bir şarkısını koyduğu haberi hızla yayıldı. Sonra bir anda Londra sokaklarında, metrolarında Jarvis Cocker'ın ilk solo albümünün yayınlanmak üzere olduğu haberini veren afişler boy göstermeye başladı. Albüm piyasaya çıkar çıkmaz Virgin, HMV gibi müzik mağazalarının vitrinleri Cocker'ın posterleriyle donatıldı. Her gün yeni bir grubun ortaya çıkıp idolleştiği İngiliz müzik piyasası, belli ki alttan alta gerçek bir şarkı yazarının sesini, soluğunu, görüntüsünü fazlasıyla özlemişti.
40'lı yaşlar
En azından Cocker'ın bundan önce grubuyla beraber yayınladığı diğer albümler gözönünde bulundurulunca, şarkı yazarının ilk solo albümünün kendi tarihinin en karanlık işi olduğu söylenebilir. Kimilerine göre bunun sebebi Jarvis Cocker'ın bugün artık 40'lı yaşlarını sürüyor olması. Oysa şarkı sözlerine bakarak bunu, Cocker'ın orta yaş sınırlarına girmesinden öte, dünyanın en sakin kişisinin bile sinirlerini altüst edecek bir döneme girmesine bağlamak daha akla yakın olabilir. 'Jarvis' sözleri itibarıyla Cocker'ın Pulp'ın hayli uzağında olduğunu anlamamızı sağlıyor. Sözlerden öte müzikal olarak da Pulp'ın müziğinde etkili olmuş David Bowie, Roxy Music esinli glam rock, disco, new wave, europop, acid house, British indie rock gibi popüler müzik sitillerinin izlerine 'Jarvis'de rastlamak mümkün değil. Kimilerine göre albümün işaret ettiği olgun, yetkin, fazlasıyla gelişmiş bir pop. Ancak daha doğru tanımlamak gerekirse 'Jarvis', biraz önce pop için kullanılan tüm nitelemeleri hak eden, kendine has bir rock sound'unun içinde dönüp duran bir albüm.
Albüm, giriş niteliğindeki 'Loss Adjuster'ın ardından, Nancy Sinatra'ya verdiği, albümün en piyasayla uyum içinde yürüyebilecek şarkısı 'Don't Let Him Waste Your Time'la açılıyor. Sırf bu şarkı dahi Cocker'ın gerek müzik, gerek sözler gerekse sound gözönünde bulundurulduğunda tüm ilham perileri kapıların arkalarında, dolapların içlerinde saklansa dahi şarkı yazmada teknik olarak nasıl bir ustalığa ulaştığını görmek için yeterli. Aynı şekilde 'Black Magic'de Cocker ödünç bir sample'dan, Crimson and Clover'den aldığı bir sample'dan yola çıkarak nasıl kendine ait bir iş çıkarabileceğini açıkça ispatlıyor.
Şişman çocuklar
'Jarvis' neredeyse tamamen İngiltere eleştirisi üzerine kurulmuş. Şöyle ki, albüm, Cocker'ın bakışlarını İngiltere'nin dışına, özellikle Amerika'ya döndürdüğü, bunu da country müziğe ait elementlerle desteklediği tek şarkı 'Heavy Weather' hariç, tamamen şarkı yazarının ülkesinin etrafında dolaşıyor. Londra sokaklarını kuşatan, tuhaf ailelerinin tuhaf tutumları sayesinde etrafta yarım dünya şeklinde dolaşan şişman çocukları şarkı malzemesi haline getiren, hatta onlara saldıran 'Fat Children', şarkının temasından öte punk'a göz kırpan müziğiyle de bunun en iyi örneklerinden biri. Aynı şekilde 'From Auschwictz to Ipswich' ve albümün sonuna gömülmüş olan 'Running the World'de de Cocker, doğrudan, kayıtsızca ülkesinin yöneticilerine saldırmakla kalmıyor, yaşanan gruplaşmalara, etrafta hüküm süren kayıtsızlığa, çıkar ilişkilerine dikkati çekerek, kendi ülkesiyle beraber tüm Batı medeniyetinin iflasın eşiğinde olduğunun altını öfkeli bir söylem aracılığıyla çiziyor. Tüm bu dünyanın sonu manzarasına rağmen albüm müzikal öğeleriyle dinleyeni hızla etkisi altına alıyor. Örnek vermek gerekirse, 'Jarvis'in belkemiğini oluşturan şarkılardan biri olan 'Disney Time' yaylı düzenlemeleriyle, ritmik yapısıyla, ani ton değişimleriyle albümün sözlerinin vurguladığı karanlığa rağmen müziği itibarıyla gerçek bir 'büyü'le(n)me anına işaret ettiğini gözler önüne seriyor. Ayrıca karşıdakinin müzikal anlamda baştan sona 'Jarvis'i kuşatan bu büyülü atmosfere girmesi için, etrafta yankılanıp duran elektro gitarları, yaylıları, sağlam ritmik yapıları gözönünde bulundurması şart değil. Cocker'ın özellikle 'I Will Kill Again' ve 'Big Julie'de nefesiyle karışıp bambaşka bir şekilde dinleyiciye ulaşan bariton sesi dahi dinleyenin etki alanına girmesi için yeterli.
'Jarvis', gerek müziğiyle gerekse dibi boylamış bir dünyayı eksene oturtan sözleriyle Jarvis Cocker'ı tam da Scott Walker gibilerle yan yana anılabilecek bir noktaya yükselten, usta işi bir albüm. Albümün tüm anlattıklarının ve büyüsünün ardından söylenecek tek bir şey kalıyor: 'Usta beni öldürsene!'
Jarvis/Jarvis Cocker/Equinox