Kadınlar, gençler ve seçimler

Milletvekili genel seçimlerine altı aya yakın bir süre kaldı. Türkiye, cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından genel seçimi konuşmaya başlayacak ve en geç sonbaharda seçimler yapılmış olacak.
Haber: ERTUĞRUL GÜNAY / Arşivi

Milletvekili genel seçimlerine altı aya yakın bir süre kaldı. Türkiye, cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından genel seçimi konuşmaya başlayacak ve en geç sonbaharda seçimler yapılmış olacak. Her dönem milletvekili seçimleri yaklaşınca çeşitli sosyal grupların öne çıkardığı bazı konular konuşulmaya, siyasi partiler bu konular açısından etkilenmeye çalışılır. Ancak seçimler iyice yaklaşınca bütün bu tartışmalar ikinci plana itilir, 'milletvekili seçilme gayretinin acımasız bireyci rekabeti içinde' sosyal sorunlar çoğu kez unutulmaya terk edilir.
İçinde bulunduğumuz günlerde, cumhurbaşkanlığı üzerinde konuşmanın
'dayanılmaz çekiciliğine' kendileri kaptırmamakta direnen çevrelerin seçime ilişkin dile getirdiği yeni tartışma, kadınlarla ilgili görünüyor. Türkiye siyasetinin erkek egemen görüntüsünden şikayet ediliyor, bu çerçevede yaklaşan genel seçimlerde partilerin daha çok kadın aday göstermeleri isteniyor. Çoğunluğunu kadın yazarların, sanatçı ve aydın gruplarının dile getirdikleri bu görüşlerin haklılığına katılmamak olanaksız. Gerçekten Türkiye siyaseti, nüfus yapısına ve toplum yaşamının gereklerine tamamen aykırı olarak -neredeyse- tümüyle erkeklerden oluşuyor. Sadece parlamentoda değil, yerel meclislerde, belediye ve il genel meclislerinde de kadın sayısı yok denecek kadar az. Oysa Türkiye toplumunun nüfus yapısı içinde kadınların erkeklerden fazla olduğu gerçeği bir yana, çalışanlar arasında da çeşitli meslek grupları gözönüne alındığında kadınların oranı önemli bir yer tutuyor. Öte yandan, bir iş ve meslek sahibi olmayan erkekler günlük yaşamda gerçekten hiçbir iş yapmadan yaşamlarını sürdürürken, bilgi formlarında isimlerinin karşılığında bir meslek sahibi olmadığı anlamında 'ev kadını' yazanların dünyanın en önemli ve ağır işlerini yaptıkları, çocuk büyüttükleri, yemek ve temizlik yaptıkları da gözardı ediliyor.
Bugün TBMM'de kadınların temsil oranı son derece düşük, -gelir dağılımı adaletsizliği gibi- dünyanın en adaletsiz tablolarından birisi sergileniyor. Bu adaletsizliğin hiçbir mazereti yok. Yani, seçimlere katılımın bütün yurttaşlar için eşit bir hak ve özgürlük alanı olduğu, bu alanda kadınlar yeterli sayıda Meclis'e girememişse bundan kurulu siyaset düzeninin sorumlu tutulamayacağı ileri sürülemez. Çünkü Türkiye'de seçimler gerçek bir hak ve özgürlük düzeni içinde yapılmıyor. Partilerin genel merkezleri dilediklerini listelerine koyup milletvekili seçtiriyor, istemediklerini ise yetenek, emek ve niteliklerini insafsızca çiğneyerek aday olmalarını bile engelliyor. Son genel seçimde Meclis'e giren bir avuç kadın milletvekili, özgür iradeleriyle karar veren parti tabanlarının ve halkın oyuyla değil, genel merkezlerin süzgeçlerinden geçerek geldiler.
Bu açıdan, her yıl 8 Mart'ta veya benzer başka tören ya da toplantılarda kurulu siyaset düzeni sözcülerinin kadınlarla ilgili sözleri tamamen 'timsah gözyaşı' niteliği taşıyor. Partilerin genel merkezleri ve hele genel başkanları istemiş olsa TBMM'de bugünün iki üç katı kadın milletvekili olabilirdi. Çünkü birkaç seçimden bu yana Türkiye'de parlamento zaten seçilmiyor, milletvekilleri genel merkezler tarafından atanıyor. Kadınların olmaması, kurulu siyaset düzeninin onları önemsememesinden, kadınlarla ilgili söylemlerinin içtensizliğinden kaynaklanıyor.
Tam bu noktada, bugün çoğunluğu 'aydın' nitelikli bir kesim kadının birey ya da örgütlü olarak sürdürdüğü kampanya, siyasetin bu egemen yapısı karşısında bir çaresizliği, giderek bir örtüşmeyi içeriyor. Kampanyanın değerli öncüleri ve sözcüleri, seçim sistemine itiraz etmiyorlar. Kadınların da, öteki sosyal ve mesleki grupların da aday olmak ve seçilmek hakkından özgürce yararlanabileceği yeni bir seçim sistemi önermiyorlar. Kadınların istedikleri adaylara oylarını yöneltebileceği ya da işçilerin yahut başka meslek gruplarının kendi tercihleriyle öne çıkabilecekleri yeni bir model önerileri yok. Bu sistem içinde daha fazla kadın aday gösterilmesini talep ediyorlar.
Destek olmayınca
Bu talep, ilk bakışta siyasetin bugünkü dış görüntüsünü değiştirmeyi içeren bir istem gibi algılansa bile, kurulu yapıyı değiştirmeyi öngörmüyor. Sonuçta, genel merkezler (pratikte genel başkanlar) aday belirleme sürecinde 'tek seçici' konumunu sürdürecekler. Bu durumda, onların belirleyeceği 'daha çok kadın aday', genel merkezlerin sultasına 'daha fazla onay' anlamını taşıyacak. Üstelik bu biçimde bir seçim, eşit yarışma koşulları olmadığı için daha baştan başkalarının, başka kadınların haklarının çiğnenmesi anlamını taşıyacak. Böyle bir aday belirleme sürecinde, şimdiye kadar olduğu gibi parti içinde çalışan, emek veren ve belirli politika konularında da farklı duruşu olanlar dışlanacak, genel merkeze 'riayeti, itaat ve sadakati siyaset sanan' kadın ve 'erkek'ler öne geçecekler.
Kurulu siyaset düzeninde bu yapının örnekleri yaşanıyor. Yıllardan bu yana 'kadın kotası' uygulanan bazı siyasal partilerde bu kotalardan yararlananlar, 'aşağıdan yukarıya haklı bir temsil ve kitlesel desteğe sahip olmadıkları için' çoğunlukla kendilerini seçen genel başkanların en sadık onaylayıcıları olarak üst yönetim kurullarında yer alıyor, oy kullanıyorlar.
Benzer bir yanılsama gençlerle ilgili olarak da gündemi işgal ediyor. 25 yaşını doldurmuş olan gençlerin milletvekili seçilebileceğine ilişkin anayasa düzenlemesi geçen yılın Ekim ayında yürürlüğe girdi. O nedenle, bu yılın Ekim ayından önce yapılacak seçimde 25 yaşını doldurmuş olanlar milletvekili adayı olma hakkından yararlanamayacaklar. Şimdi bu konu çerçevesinde de itiraz ve tartışmalar sürüp gidiyor. Sanki seçim zamanında (4 Kasım'da) yapılsa 25 yaşını doldurmuş, siyasete ilgisi, bilgisi, birikimi, yeteneği olan gençler milletvekili adayı olabilecekler. Sanki siyasetin kurulu yapısı böyle yeteneklerin, özgür kimlikli ve kişilikli gençlerin önünü açıyormuş gibi...
Oysa gerçek bunun tam tersi, henüz 25 yaşını doldurmuş, ciddi bir siyasal ve hayat deneyi olmayan gençlerden genel merkezlere ve genel başkanlara en yakın durma becerisi göstermiş olanlardan birkaçı, genel başkanların en fanatik destekçileri ve en yakın korumaları olarak Meclis'e atanacaklar. Bu görüntü ve örnekler gençlerin siyasetle içtenlikli, bilgiye ve birikime dayanan bir emek ilişkisi kurmasını özendirmek yerine kolaycılığı, fanatikliği, alkışçılığı özendirecek.
Kadınların TBMM'de daha çok bulunmasını, Türkiye siyasetinin gençleşmesini istemek elbette çok haklı, doğru ve güzel bir taleptir. Ancak bu talep, bugünkü haksız yapıları veri kabul ederek dillendirilir ve bu yapıların himayesinden yararlanma biçimine dönüştürülürse yeni haksızlıkların oluşması önlenemez.
Son günlerde kadın kampanyalarının odaklandığı tartışmaların, bu tür yeni haksızlıklara yol açacak dışlayıcılık ve sınırlayıcılıkların izlerini taşıdığı da görülüyor. Daha yolun başında resmi söylemle birebir örtüşen bir dışlayıcılık, eşitlik isteminden daha çok bir imtiyazın paylaşılması arzusu niteliğine dönüşebilir. Bugün partilerin kadın ve -sembolik de olsa-genç adaylar belirlerken uyguladığı ölçüt esasen böyle bir imtiyaz dağıtma görüntüsüdür.
Siyaseti bir imtiyaz arama gayretinden kurtarıp herkes için özgürlük, eşitlik ve refah içinde yaşama talebine dönüştürmenin yolu adaletli bir seçim sisteminden geçer. Adil, katılımcı, özgür bir seçim sistemi olmadan, biraz daha fazla kadının ve birkaç gencin genel merkezler tarafından aday listelerine konulması, Türkiye siyasetinin halktan kopuk yapısını gözden saklamayı amaçlayan bir makyaj görüntüsünden başka bir şey değildir. Kadınların ve gençlerin talebi, bundan fazlasını istemek olmalıdır!