Kadıoğlu'nu doğru okumak

Eğer henüz haberdar olmadığımız yeni bir "bilimsel üretim paradigması" kurgulanmamışsa bir yerlerde, bilim insanı olmanın "yegane" koşulu, fiziksel, tarihsel, toplumsal olay ve olgulara nedensellik ilişkisini asla gözardı etmeden, nesnel ve duygulardan bağışık olarak yaklaşmaktır.
Haber: GÜLNAZ İMREN / Arşivi

Eğer henüz haberdar olmadığımız yeni bir "bilimsel üretim paradigması" kurgulanmamışsa bir yerlerde, bilim insanı olmanın "yegane" koşulu, fiziksel, tarihsel, toplumsal olay ve olgulara nedensellik ilişkisini asla gözardı etmeden, nesnel ve duygulardan bağışık olarak yaklaşmaktır. Sanal evrende yaptığım kısa bir araştırma sonucu 1961 New York doğumlu, ODTÜ, Chicago ve Boston Üniversitelerinde sırasıyla lisans, yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapmış, "Alman ve Türk Milliyetçiliği", "Yeni Sağ", "Kadın ve İslam", "Kadın ve Göç", "Vatandaşlık ve Demokrasi" konularını çalışmış, bu alanlarda yaptığı çalışmaları "Toplum ve Bilim", "Defter", "Türkiye Günlüğü", "Varlık", "Middle East Studies", "International Migration" ve "Muslim World" gibi dergilerde yayımlamış "Cumhuriyet İradesi", "Demokrasi Muhakemesi" adlı kitapların yazarı, "Excellence in teaching" Boston University, "the graduate school prize for excellence in teaching 1989", "Donovan Prize for the Best Graduate Paper, The New England Political Science Associaton 1989", "Research Grant Awarded by the Ford Foundation, International Development Research Center of Canada and the Population Council 1989-1990" ödüllerinin sahibi olduğunu öğrendiğim doçent Ayşe Kadıoğlu'nun toplumsal dokumuzda giderek derinlik ve yaygınlık kazanıyor olmasından endişe duyduğu "duygusal milliyetçilik" olgusunu irdelediği "Romantik ve Askeri Kültür" başlığını taşıyan (Radikal İki, 4 Kasım 2007) yazısındaki şu ifadelerini nesnellik ekseninde ve duygusallıktan arınmış olma bağlamında tekrar okuyalım:
"İstanbul'da şehrin merkezi sayılabilecek bir bölgede, ana caddelerden birine bakan evimin penceresinden birçok bayrak görünüyor. Bazen gündüzleri, bazen de saat gece yarısını gösterdiğinde ve hatta sabaha karşı, ellerinde Türk bayraklarıyla, genelde 15-16 yaşlarında gençlerden oluşan gruplar bağırarak ve klaksonlar eşliğinde geçiyor. Bir-iki gün önce anaokulu öğrencileri geçti. Ellerinde bayraklar bağırıyorlardı: 'Şehitler ölmez, vatan bölünmez' diye..."
"Coşkulu kalabalıklar ellerinde bayraklar, sloganlar eşliğinde yürüyor Türkiye'de. Nereye? Görünen o ki savaşa doğru yürüyorlar, 'beni de askere alın' diye bağıran kadınlar ve erkekler elele. İnanması güç ama galiba kana kan, dişe diş şeklinde ifade edilebilecek erkeksi ve militer bir güce teslim olduk. Son günlerde öldürülen PKK'lı sayısında artış var. Haberler artık daha ziyade bunlara yer veriyor. İntikam alınıyor merak etmeyin arkadaşlar havasında. Ülkemin semaları testosterondan geçilmiyor. Hemen her yerde erkeklik ve cemaat havası ve askercilik kol geziyor. Böyle bir ortamda kadınsı, bireyci ve vicdani retçi olmak daha en baştan suçlu olmaya benziyor. Adeta kaybedilen genç canlara üzülmek için ille de milliyetçi olmak gerekiyor."... "Milli ve askeri cemaatin hepimizi yuttuğu bir noktadayız"... "Tek vücut olmuş bir Türkiye'de birey olarak kalabilmek çok zor. Cemaat duygusunun cazibesini faşizmi çalışmış olanlar iyi bilir. Cemaatler insanlara bireysel başarısızlıklarından, belki de boşa geçmiş olduğunu düşündükleri yaşamlarından sıyrılma fırsatı verir. Hep birlikte, cemaat olarak hareket ederken, aklın yerini coşkular alır..."
Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaşı bir cinayet olarak nitelendiren Mustafa Kemal'in ülkesinde meydanları dolduran bu insanlar, can sıkıntısından dolayı toplanmadıklarına göre, "uygar dünya"nın gözleri önünde bebek, kadın, ihtiyar denilmeden onbinlerce yurttaş vahşice katledilmişken ve bu katliam acımasızca devam ederken, insanların ulusal simgelerine tutunarak gösterdiği en olağan tepkiyi, aşırı testosteron yoğunluklu bir savaş provası, hatta bir faşizm tezahürü olarak algılamak, başka bir hormonal düzensizliğe işaret ediyor olamaz mı?
Ayşe Kadıoğlu faşizm ve romantik edebiyat arasındaki ilişkiye dikkat çekip faşizmin romantik karakterini, romantizmin de akılcılıkla kavgasını anımsatırken nedense, günümüzde temsilcilerinin en "saygın" ödüllere layık görülerek baştacı edildiği, gerçekçi edebiyata sırtını dönmüş, modernizm ve aydınlanmanın bütün kazanımlarına reddiye çıkarmış "büyülü gerçekçi" ve postmodern edebiyatın, yükselen dincilikle uyumlu karakteri arasındaki manidar ilişkiyi görmezden geliyor. Sayın Kadıoğlu kendi dünyasında kurguladığı varsayımlarına kendince destekleyici olarak gördüğü verileri devşirirken, ortaçağ bilicileri gibi işine gelmeyen olguları görmezden geliyor ve bu haliyle zaman zaman kansere çare bulduğunu iddia ederek ortaya çıkanları hatırlatıyor.
Aynı şekilde artan PKK saldırılarına koşut olarak, giderek yükseldiğini iddia ettiği "coşkulu milliyetçilik"ten nefes almakta zorlandığını öğrendiğimiz Kadıoğlu'nun son yıllarda toplumsal dokumuza belirgin bir biçimde egemen olmaya başlayan dinsel cemaat kültüründen ve bu kültürden beslenenlerin daha çocuk yaşlarda işledikleri cinayetlerden; yeryüzünde canlılığın varoluşuna akıl ve bilimin yöntemleriyle en yetkin açıklamayı getiren evrim kuramına karşı Amerika'da "imal edilen" akıllı tasarım komedisini piyasaya sürmeye çalışanlardan bunaldığına ilişkin herhangi bir şikayetinin olmaması, acaba yaşadığı solunum probleminin aslında duygusal, romantik ve bireysel temelli olduğunu düşünmemiz için yeterli değil mi?
Sayın Kadıoğlu'na bakılırsa Türkiye'nin laik Batıcı seçkinleri ve çağdaş sivil toplum kuruluşları bayraklı, coşkulu mitinglerde ABD karşıtlığı ile meşgul iken, hükümet Kuzey Irak'a düzenlenecek olası bir operasyonun "akıllıca" ve "ölçüp biçilerek" yapılması gerekliliği üzerinde yoğunlaşıyor. Aydınlanma felsefesini tekeline almakla nitelendirdiği eylemci kesimi duygu sellerinin önüne katılmış, derinliklere doğru yuvarlanma halinde betimlerken aydınlanma karşıtı olarak "görülenler"i akıl ve fikir çerçevesinde konumlandırıyor. Bu durumda bize de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce onaylanan yargı kararlarını beğenmeyip 21. yüzyılda "ulema fetvası"na başvurulması gerektiğini savunan, bir tarikat ehlinin gördüğü rüyayı incelenmek üzere YÖK'e havale eden "aklıselim" sahiplerini, Ayşe Kadıoğlu'nun bu fotoğrafın neresine koyduğunu merak etmek kalıyor.
Sayın Kadıoğlu Batıdan boşanan Türk milliyetçilerinin sokak eylemlerine destek veren laik, Batıcı Türk seçkinlerinin sokaklarda "yankee go home" diye bağırabilmeleri karşısında duyduğu şaşkınlığını ifade ediyor ve soruyor: "Acaba onlar ABD ile çatışmayı göze alırken 'bağımsız Türkiye' diye slogan atarken, Suriye ve İran ile yakınlaşmayı mı düşünüyorlar?"
Ne diyelim!.. Bütün bir yerküreyi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirme yetkisini kendinde bulan, son tasarımı BOP kapsamında gerçekleştirdiği işgallerle 1 milyona yakın insanın ölümüne ya da kaybolmasına yol açan, dünya kültür mirasının en seçkin örneklerini pervasızca yok etme ilkelliğini gösteren bir savaş makinesinin, Türkiye ile ilgili "niyeti" artık overlokçudan serbest muhasebeciye, ev kadınından son ütücüye varıncaya kadar toplumun tüm kesimlerince anlaşılmış iken, sayın Kadıoğlu'nun bir önceki cümlede sorduğu soruya "neden olmasın" dememek için kendisi kadar akademik çalışma yapmak, kendisi kadar "Batılılaşmış" olmak ve yazımızın girişinde sıraladığımız ödülleri almış olmak gerekiyor galiba.

GÜLNAZ İMREN: Eğitimci, Türk Dili-Edebiyatı ve Ekonomi lisansı ile İktisat Politikası bilim dalında master