''Kafa'' filmler

Uyuşturucunun sinemayla işkillendirici bir ilişkisi var. Algı dönüştürme özellikleri, yönetmenlere görsel cambazlıklar yapmaları için bayağı bir imkan sunuyor.
Haber: Erman Ata Uncu / Arşivi

Uyuşturucunun sinemayla işkillendirici bir ilişkisi var. Algı dönüştürme özellikleri, yönetmenlere görsel cambazlıklar yapmaları için bayağı bir imkan sunuyor. Uyuşturucu müptelası karakterlerin durumları, dramatik zirve noktaları için de bulunmaz fırsat. Bu hafta gösterime giren Candy ile beraber yepyeni bir uyuşturucu filmimiz oldu. Avusturalyalı yönetmen Neil Armfield'in Luke Davies imzalı romandan uyarladığı Candy en başta Heath Ledger ile Geoffrey Rush'ı yıllar sonra memleketlerinden bir hikâyeye kattığı için ilgiye değer. Hikâyenin odak noktası Candy, Abbie Cornish tarafından canlandırılıyor. Ressam Candy'nin, nerede ne zaman tanıştığı belirtilmeyen avare şair sevgilisi Dan'le (H. Ledger) ilişkisi bol narkotik takviyesiyle yürüyor. Çift, aşklarını sürekli 'uçarak' yaşıyor. Tabii uyuşturucuyu konu edinen çoğu film gibi Candy'de de düşüş mecburi. Film, bunun iyice altının çizilmesi için 'Cennet', 'Dünya' ve 'Cehennem' başlıklı bölümlere ayrılmış.
Uyuşturucunun cennetle cehennemi birarada barındırması, konuyla ilgili çoğu filmin üstünde durduğu bir nokta.
Trainspotting ve Ağıt
Örneğin bu filmlerin şaheserlerinden, Irvine Welsh uyarlaması Trainspotting, işin cennet kısmını da cehennem kısmını da ıskalamaz. Yönetmen Danny Boyle'un zamanında çığır açan estetiğinin kaynağını da biraz buralarda aramalı. Hikâyenin kahramanı Renton'ın (Ewan McGregor) Edinburgh'ün eroin odaklı yeraltı yaşamından, hepsi de birer 'junkie' olan arkadaşlarından ve tabii eroinin ta kendisinden kurtulma çabaları gerçeklikle halüsinasyon arasındaki sınır bulandırılarak aktarılır. Daha doğrusu Renton'ın uyuşturucu 'tripleri', Trainspotting'in hiperaktif anlatısının, oyuncaklı çekimlerin, parlak renklerin belkemiği olur. Ama Trainspotting'in estetiği, Renton'ın arınma çabası ile diğer bağımlılıklarla (televizyon, iş, vs.) uyuşturucu alışkanlığı arasındaki yakınlığını gösterir.
Bu yakınlığı Trainspotting'e nazaran seyircinin gözüne sokarcasına gösteren bir örnek için Requiem for a Dream/Bir Rüya İçin Ağıt'a bakmalı. Tabii tavırdaki bu değişiklik, Bir Rüya İçin Ağıt'ı deli enerjisinden nasiplenen Trainspotting'in epey uzağına düşürüyor. Televizyon bağımlısı anne ile eroinman oğlunun aynı yolun yolcusu olduğu sonucu çıkarılan hikâye, yönetmen Darren Aronofsky'nin gösterişli planlarına karşın üstten bakan bir bilgiçliğin esiri oluyor. Uyuşturucu meselesine iyice üstten -ama bu sefer fiziki anlamıyla- bakan Traffic/Trafik'in derdi, narkotik dünyasını tüm yönleriyle teşhir etmek. Güney Amerika'da kokain tarlasında çalışan da, uyuşturucu kaçakçısı da, polis de, müptela da Steven Soderbergh'e en iyi yönetmen Oscar'ını kazandıran bu iddialı projede kendine yer buluyor. Britanya yapımı televizyon dizisinden uyarlama Trafik'in uyuşturucu filmlerine en büyük katkısı muhtemelen, Soderbergh'in, üretim ve dağıtımın her aşamasını farklı bir rengin ve tarzın hakimiyetine vermesi.
Kafası iyi filmler
Narkotik meselesine toplu bakış 1980'ler Yeşilçam'ının da gözdesi. Yoldan çıkmış gençlerin uyuşturucu batağına sürüklenişi konulu filmler furyasını başlatan yapım, Tarık Akan'lı, Ahu Tuğba'lı Kayıp Kızlar. Ne var ki kurban gençler bir tek Türk sinemasının kapsamında değil. ABD'li gençleri marihuanadan uzak tutmak amacı taşıyan, 1936 tarihli propoganda film Reefer Madness, hedeflediğinin tersi bir niyetle sahiplenilmesiyle de güzide bir örnek. Abartılı sahneleriyle kült yapım, 2005'te alaycı bir müzikal komediye esin kaynağı olmuş, Reefer Madness: The Movie Musical/Duman Çılgınlığı adlı bu filmi geçen sene ifistanbul sayesinde görebilmiştik. Uyuşturucunun kitsch'le temasında zirve noktalardan bir diğeri de 1968 tarihli istismar filmi Psych-Out, devrin karşı kültüründen ucuzluğuyla cezbedici bir macera çıkartıyor. Rivayet o ki filmin yapımcıları San Francisco'ya vardığında kültürlerinin bir istismar filmine malzeme olacağı endişesi taşıyan hippilerce pek hoş karşılanmamış. O devirde San Francisco ahalisince bağırlara basılanlardan William Burroughs imzalı ve yine uyuşturucu eksenli roman Naked Lunch/Çıplak Şölen ise ancak yıllar sonra perdeye gelme imkanı buldu. David Cronenberg imzalı Çıplak Şölen'inin kahramanı, böcek ilaçlayıcı Bill Lee. Böcekler için kullandığı tozun müptelası oluyor. Bu ilacın etkisinde dev böceklerin idare ettiği alternatif bir evrenin hayalinin içine giriyor. Uyuşturucuyla haşır neşir bir diğer yazar Hunter S. Thompson'ın otobiyografik özellikler taşıyan romanı Fear and Loathing in Las Vegas/Las Vegas'ta Korku ve Nefret de tıpkı Çıplak Şölen gibi hayalgücü esaslı bir yönetmen, Terry Gilliam tarafından sinemaya aktarıldı. Uyuşturucu etkisi altında Las Vegas'a doğru yola çıkan iki kahramanı Johnny Depp ve Benicio Del Toro canlandırdı. Johnny Depp'in filmografisinde uyuşturucuyla haşır neşir olduğu başka roller de mevcut. Oyuncu, Blow/Beyaz Şeytan'da uyuşturucu kaçakçısı George Jung'u da canlandırmıştı. Edebiyat uyarlamalarına dönersek Philip K. Dick uyarlaması A Scanner Darkly/Karanlığı Taramak'tan bahsetmeden olmaz. Yeni bir uyuşturucunun peşinde ikili bir hayat sürdüren ajanın şizofrenik dünyası, filmin özel tekniğine de kaynaklık ediyor. Richard Linklater'ın rotoscope (oyuncularla yapılan çekimlerin bilgisayar ortamında hareketli illüstrasyonlara çevrilmesi) tekniği, uyuşturucu konulu filmlerde karakterin zihninin içine girilmesinin örneklerinden. Video kliplerden gelme yönetmen Jonas Ackerlund, çekim tarzını karakterlerinin 'iyi kafalarına' göre ayarlayan bir başka yönetmen. Ackerlund imzalı Spun da ifistanbul sayesinde Türkiyeli izleyiciyle buluşmuştu.
İşe ciddiyetle yaklaşan yapımların en öne çıkanı, Otto Preminger'in 1955 yapımı The Man With The Golden Arm/Altın Kollu Adam'ı. Devri için çığır açıcı film, Frank Sinatra'nın aynı zamanda esaslı bir oyuncu olduğunun da kanıtı. Sinatra'nın karakteri, eroinden kurtulmaya çalışan Frankie. İşin ciddiyetinin altını çizen bir diğer bağımlı filmi ise daha The Basketball Diaries/Günlük. Jim Carroll'ın otobiyografisinden uyarlanan Günlük'ün bağımlı kahramanı Leonardo Di Caprio tarafından canlandırılıyor. Basketbol yıldızı adayı genç Jim, gitgide uyuşturucu alışkanlığına gömülüyor. Tabii işin ciddiyetine eğilenlere de, bahsedilen diğer yaklaşımlara da sayısız örnek vermek mümkün. 'Basquiat', 'The Doors', 'Afife' gibi sanatçı biyografilerini ekleyince bağımlı filmleri listesi uzadıkça uzar. Quentin Tarantino gibi filmlerinin çoğunda uyuşturucuyu baskın bir unsur olarak kullanan (örneğin Ucuz Roman'daki eroin, Jackie Brown'daki ot meseleleri) yönetmenler de bu şemsiye altına girer. Ne de olsa uyuşturucu, yönetmenler için her yola gelir. Bu dökümün, bir gazete yazısı sınırlarını aşmasını da buna bağlamalı.