Kahramanyak, kimlikkeş, şiddetperest

Hrant Dink'in öldürülmesiyle birlikte şiddet/şiddet kültürü ve milliyetçilik kavramı üzerine yapılan tartışmalar hız kazandı. Ama halbuki biraz "Akdenizli", biraz "Doğulu" yapıya sahip olan bizler her an...
Haber: AHMED GÖKÇEN / Arşivi

Hrant Dink'in öldürülmesiyle birlikte şiddet/şiddet kültürü ve milliyetçilik kavramı üzerine yapılan tartışmalar hız kazandı. Ama halbuki biraz "Akdenizli", biraz "Doğulu" yapıya sahip olan bizler her an, her yerde şiddet uygulayabilmek için kültürel altyapımızı yüzyıllar önce hazırlamıştık. Çünkü bizim "kanımız sıcak akıyor"du, "heyecanlıydık", "duygusaldık", "delidoluyduk" ve sayısız "hassasiyetlerimiz var"dı. Böylelikle bizler şiddetin "nostaljik" bir kültürel özellik olmasının dışında, doğal bir ifade biçimi olarak algılanmasının da önünü yüzyıllar önce açmış olduk. Bu açıklık öylesine etkili bir şekilde yaygınlaştı ki kıskançlıklarımız, korkularımız, acılarımız, -garip bir şekilde- sevinçlerimiz bu şiddet yelpazesinin içinde belirgin bir renk olarak yer alıyordu.
Komşunun şiddetini kıskanan "bizler" bugün şiddetin siyah ceketler içinde saygın bir beyefendi/hanımefendi olarak karşımıza çıkmasını büyük bir hayranlıkla izliyoruz. Her coğrafyada görülmek, bilinmek, tanınmak, duyulmak, nam ve hürmet isteyen, büyüsüne kapılıp barıştan daha karizmatik hale büründürdüğümüz şiddet; insanlık tarihinde ne Akdeniz mutfağının zeytinyağlı ne de Doğu mutfağının bol baharatlı yemekleri gibi hoş bir ifadeyle anılıyordu.
Bugün hayranlığımız sayesinde legalleşen şiddet, sadece milliyetçi muhafazakâr kesimden değil Türkiye'de bulunan tüm kesimlerden "kimlikkeş", "kahramanyak" ve "şiddetperest"lerin türemesine yol açıyor. Legal/illegal solcu veya sosyaldemokrat oluşumlar dahil mezhepler, şehirler, bölgeler... üzerinden yaptıkları politikalar sayesinde bu "kimlikkeşliğin" bir şekilde kendi destekçileri arasında oluşmasının, yayılmasının ve kuvvetlenmesinin çabası içindeler. En kötü ihtimalle "parti"nin kimlik haline dönüştürülmesiyle bu sorun bir şekilde çözülür. Bu yöntem ilginç bir şekilde İslami tarikatlar içinde de uygulanıyor. Müslüman olmak dışında asıl önemli olan mensubu olunan tarikatın kimliğidir. Kişi Müslüman oluşuyla değil mensubu olduğu tarikatın adıyla bir kimlik sahibidir. Kişi bu kimlik sayesinde bir ayrıcalığa sahiptir. O artık hepimizden farklı, kimliğine dokunulması halinde küçük bir "kahramanyak"a dönüşebilecek haldedir. Bugün Diyarbakır'dan Kars'a, Tekirdağ'dan Antalya'ya kadar her ilde büyük gençlik grupları "kötü" giden hayatlarını, içini dolduramadıkları kimliklerine sıkı sıkı sarılarak alt edebileceklerini sanarak geziniyor. Yıllardır spor takımları, mahalleler, şehirler arasındaki şiddeti körükleyen aidiyet düşkünlüğü ve "alt kimlikkeş" son dönemde kendini dinler, mezhepler, bölgeler, diller ve uyruklarla şekillendirmiş bir "üst kimlikkeş"e ve onun şiddet(li) savunucuları olan "kahramanyaklar"a emanet etmiş durumda.
AB'de de oluyor!
Günümüzde şiddet, etkileşim alanı en geniş olan duygu biçimini almış durumdayken Avrupa ülkelerinde uygulanan şiddet, Avrupa'yı örnek alan(!) ülkelerde uygulanan şiddeti de meşru kılıyor. Hatırlanacağı üzere "Hayata Dönüş" operasyonlarından sonra da yetkililerin en çok zikrettiği açıklama "Avrupa ülkelerinde de..." diye devam ediyordu. 8 Mart eylemleri dolayısıyla Cemil Çiçek'in yaptığı tüm açıklamalar bir tarafa, şu sözler durumun vahametini göz önüne seriyordu: "Kimi zaman polis toleranslı yaklaşıyor. Ancak hırsızın da kabahatli olduğu görülmeli. Her sorun ev sahibinde değil. Bu olaylar AB'de de oluyor. Küreselleşme hareketlerinde polis böyle davranıyor. Orada polis çiçek mi veriyor? Onaylamıyoruz ama polisi anlamak lazım." (08.3.2005, Radikal). Ve ne yazık ki bugün, devletlerin uyguladığı/uygulattığı şiddet, vatandaşların da birbirine uyguladığı şiddeti meşru kılıyor. Bu meşruiyet içerisinde şiddet bir şekilde ekonomi, işsizlik, laiklik gibi bir muhalefet etme ürününe dönüşüyor.
Önü kesilemeyen şiddet bir şekilde artık legalleştirildi. Dün "babandır döver canım" gibi avutucu(!) sözlerin yerini bugün "polistir döver", "kocandır döver", "sıkıntıları var döver" gibi hiç de avutmayan sözler aldı.
Ve tabii televizyon programları. Karadeniz kültürü, Doğu kültürü, Ege kültürü vs. furyasıyla desteklenen çalışmaların ne yazık ki artık elle tutulur tek tarafı, yarattıkları bölgeci zihniyetin etrafında şekillenen şiddet, delikanlılık kültürü ve kadınları koruma(!) fikriyle süslenmiş garip bir "kahramanyak kimlikkeşlik"ten başka bir şey değil. Ne mutlu bize ki bu programlar sayesinde bölgesel şiddetin kendine has tarihini, kültürünü ve coğrafyasını başka açılardan öğrenmiş olduk.
Son dönemde sokaklarda kol gezen şiddetin hortlaması "boş alt kimlikkeşler"in ve aidiyet düşkünlerinin yarattığı sorunların daha ilk ayak sesleri. Fakat hepimiz şunu çok iyi biliyoruz ki, bu coğrafyada barışı büyütmek de, ortak kanlı bir tarihin çocuklarımızın sırtından kirli ve kindar bir yük olmasına izin vermek de elimizde. "Seçim bizim".

AHMED GÖKÇEN: Bilgi Üni.