Kalbimiz attıkça

Ben bir doktorum. İşim kimilerine göre yaşama ve ölüme karar vermek. Değil aslında. Kontrol ellerimdeyse kendimi güçlü hissetmem gerekmez mi? Böyle anlarım da var kuşkusuz.
Haber: GÖKSEL KITER / Arşivi

"Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de dostlarının azatçılarıdır". Friedrich Nietzsche -Böyle Buyurdu Zerdüşt

Ben bir doktorum. İşim kimilerine göre yaşama ve ölüme karar vermek. Değil aslında. Kontrol ellerimdeyse kendimi güçlü hissetmem gerekmez mi? Böyle anlarım da var kuşkusuz. Yine de tek duygum bu değil. Şaşırtıcı gelebilir ama gerginlik ve biraz da korku hissederim kimi zaman... Eli kolu bağlı kalakalmışlık da...
Kahraman gibi görenler vardır bizi. Benim hastalarım arasında olduğunu biliyorum. En çok da mucizeyle karışık sonuçlar aldığımızda. Doktoruna güvenmek önemlidir. Bu güveni oluşturmak ise bir sanat. İşte işimin bu kısmıdır beni çeken. Sanat yanı... Kahramanlık yakıştırması ise ürkütür. Hiç istemem. Neden, kimin için olacakmışım? Kendi halimde ama işimin gerektirdiklerini de yerine getirerek çalışırım. "Önce zarar verme" demiş ya Hipokrat, ben de bunu ilke edindim. Hastalarıma derim ki; "Aynısı benim başıma gelmiş olsaydı şunu yapardım". Evet, kendim için seçemeyeceğim hiçbir öneriyi hastama sunmam. Hepsi bu.
Ben onlara elimden gelenin en iyisini sağlarken onlar da bana, yaşama ilişkin dersler verirler. İçimi sorgulamama, çok zaman da daha iyiye ulaştırmama yardımcı olurlar farkına varmadan. Günün birinde bir hastam, yaşam ve ölüme bakışımda değişikliklere neden olabilir. Bu tıpkı böyle bir öykü. Yalnızca kendime saklamak istemediğim, ben sunayım da isteyen istediği dersi çıkarsın içinden dediğim bir keşif...
Terslikler
Nasıl olduğunu anlayamadan o sabah, yapmam gereken bütün işler iptal oldu. Randevulu hastalarım gelmedi, toplantı bir sonraki haftaya kaldı, bilgisayarda sorun çıktı. Uzun zamandır işlerim bu kadar ters gitmemişti diye düşünürken telefonum çaldı. Ameliyata alınacak bir hastada sorun çıkmış, ameliyathaneye gidip bakmamı istiyorlardı. Aceleyle yola koyulduğumda nasıl bir gözleme sürüklendiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sorun önemli değilmiş ve hemen halledebildim. Sonra, ameliyatı yapacak olan arkadaşımla havadan sudan konuşurken baktım ki hastayı uyutmuşlar. Kalmak için onay aldım. Ne zamandır istiyordum bu ameliyatı izlemeyi, bir türlü zaman bulamıyordum. Ayaklarımın altına bir yükseklik verdiler, bu şekilde cerrahlar ekibinin üzerinden kuş bakışı görüyordum neler yapıldığını. Yeşil örtülere sarılmış hasta, insan gibi değildi o anda. Bir anatomik parça, etten kemikten ve daha çok da kandan (kan tutan okurlardan özür diliyorum ama burada bırakmayın, başka sahne yok). Ameliyatta hastanın sol akciğerinin alınacağını biliyordum; bunun için gönderen bendim. İşlemin nasıl olacağını ana hatlarıyla bilsem de aklımdan hiç geçirmediğim bir görüntüyle karşılaştım. Sol akciğerin tamamı çıkarıldığında koca bir boşluk kaldı yeşil örtülerin orta yerinde. Bu boşluğun hemen kıyısında da kalp. Atmasını sürdürüyordu çevresinde olup bitene aldırmadan. Gerçekten de çevresinde epey şeyler olup bitiyor ama kalp atıyordu duraklamadan. Her şeye karşın, hatta hepsine inat. Sesimi çıkarmadım, içimde büyüyen bu saptamayı kimseye söyleyemedim: Asıl olan kalbin atması, o sürdürdükten sonra gerisi boş...
O öğleden sonrayı kesintisiz bir telaş içinde geçirdim. Ne kadar koşsam kalbimin çarpıntısına yetişemiyordum. Anlatacaklarımın değerini kavrayacak birini bulamadan ortalıkta dolaşarak günü tüketmek üzereydim.
Bu sırada bir dostum aradı. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım. Yolu hastane tarafına düşmüş, bir süredir aklındaymışım zaten, şöyle biraz oturur konuşurmuşuz, işlerim yoğun değilse... "Uygunum" dedim, "hemen gel". Zamanlaması dört dörtlüktü. Kim bilir nasıl işine yarayacaktı anlatacaklarım.
Karşılıklı oturduktan sonra konuya girmek için sabırsızca bekliyordum ki hiç keyfi olmadığını, dertleşmeye gereksinim duyduğunu söyleyiverdi. Duraksadım. Tamam işte, diyecektim, kulaklarını aç da dinle. Dinleyen ben oldum. Öylesine sarılıydı ki mutsuzluğuyla, umutsuzluğuyla. Bıraktım anlatsın. Anlattı...
"Bu anlattıkların yaşamını karartmaya değmeyecek şeyler" dedim. Kabul ediyorum, kötü bir yaklaşımdı. Onun anlaşılmaya gereksinimi vardı, hak verilmesine, acısına saygı duyulmasına. Bense bambaşka bir boyuttaydım. Elimde sihirli değnek var sayıyordum. Ona "Kalbin atmayı sürdürdükten sonra gerisi boş" diyecektim ve o hemen kendine gelecekti. Yanılmıştım. Bunu anlamam için biraz kırgın ama daha çok donuk olan gözlerini yüzüme dikmesi yetti. Belki de gerek duyulan andan çok önce toplanmalıydı böylesi felsefik destekler. Zamanı gelince kullanılmak üzere zulada saklanmalılardı.
Sözü değiştirdim. "Bu durumun seni nasıl sarsmış olabileceğini anlıyorum" dedim bu kez. Başka da bir şey söylemedim. Benden beklediğinin yorum yapmam değil de dinlemem olduğunu fark edebilmiştim. O içine dönmüş ve konuşmanın geri kalanını orada sürdürürken ben de aynısını yaptım.
Kendimle konuştum. Buna yol açan, anlatacaklarımı kavramaya hazır olmadığını görmemdi. Peki beni hazır eden neydi? Uzun yıllardır bu işin içinde olmama karşın, çeşit çeşit yaşama dönüş, sıkı sıkı tutunuş örneği gözlemiş olsam da bu kez her şeyi önüme açık eden neydi? "Bir ameliyat izledim ve yaşamım değişti" mi yani? Belki de biriktiriyordum. Dara düştüğümde kullanabileceğim ama şu ana dek yaşanan hiçbir olaydan çıkarmadığım bir ders olarak yerini alıyordu. Birden kendimi şanslı hissettim. Başıma ne gelirse gelsin, bu sayede olumsuz etkilenmeyeceğime inanarak rahat bir nefes aldım. Sonra da dost söyleşilerinde yeri geldikçe bu çıkarımımı aktarmaya karar vererek konuyu içimde kapattım. Arkadaşımın yanına döndüm.
Birbirimize anlayışla baktık ve bu bakışlarla vedalaştık. İlk kez, ertesi günün iş listesini incelemeden odamdan çıktım. Yorucu, dolu dolu bir gündü. Arkamda bırakmak istiyordum artık. Çıkışa yöneleceğime yoğun bakımın yoluna dönmüştüm. Bilinçaltımın tasarısını o anda anladım. Sabahki hastayı görmek istiyordu. Ona uydum.
Yatağında bitkin ama gözleri açık olarak yatıyordu. Yanına yaklaştım. Bana baktı başını çevirmeden. Gözlerinde göreceklerim benim için önemliydi. Bitkinlikten başkasını bana açmadı.
Elini tuttum. Hafifçe sıktı. Tutulmayı bekliyormuş gibi. "Geçmiş olsun" dedim. Belli belirsiz gülümsedi. "Sabah ameliyatınızdaydım. Baştan konuştuğumuz gibi gelişti her şey. Hiçbir sorun yaşanmadı. Çok güçlü bir kalbiniz var. Ona güvenin ve değerini bilin" dedim. Bu kez ben elini sıktım. Yüzündeki gülümseme biraz daha canlandı ya da bana öyle geldi. Konuşacak gücü henüz bulamıyordu. "Şimdi dinlenin. Toparladığınızda bundan sonra ne yapacağımızı konuşuruz yeniden" deyip yanından ayrılırken oldukça rahatlamıştım.
İçimde tuttukça değerini yitiriyormuş gibi hissettiğim bilgi, tam da uygun yeri bulmuştu. Atan onun kalbiydi ve bundan böyle benimkine de destek verecekti. Dinletmeyi başarabilirsem, başkalarına da...

GÖKSEL KITER: Doç. Dr., Pamukkale Üni.

Yazı yaşanan olaylar temelinde kurgulandı.