Kalıcı ateşkes için tek şart müzakere

Kalıcı ateşkes için tek şart müzakere
Kalıcı ateşkes için tek şart müzakere

Demirtaş, BDP Başkanlığı ndan önce Diyarbakır İHD Başkanlığı da yapmıştı.

Barış ve Demokrasi Partisi Başkanı Selahattin Demirtaş'la referandum sonrası Kürt sorunu
Haber: ERTUĞRUL MAVİOĞLU / Arşivi

Van’dan 13 araçla ayrılıp dağların arasındaki ana yoldan yarım saat kadar Hakkari’ye doğru ilerledikten sonra konvoy hızla duruyor. Bulunduğumuz araca el işareti yapan birisi var. Çağrıya uyup iniyorum ve az sonra siyah bir Mondeo’nun içindeyim. Yanımda oturan temiz tıraşlı, takım elbiseli adam söze “Bıktık” diye başlıyor: “Bu savaş, yıllar var ki içimizden çok can aldı. Bizden sonraki neslin de bunu yaşamasına tahammülümüz yok. Bıktık artık ve o nedenle çok daha fazla çaba sarf ediyoruz bu topraklara barışın gelmesi için.”
PKK’nın ilan ettiği ateşkese rağmen meydana gelen olaylardaki ölümlerin peşi sıra sürüklenirken, bir yandan da Ankara’da hükümetle temaslarını sürdürmeye çalışan ve oradan oraya koşuşturan bu adam, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş. Ona bu sözleri söyleten, belli ki Diyarbakır İHD’de yöneticiyken karşılaştığı pek çok acı olay. Muhtemelen yüzleştiği her olay için derin bir iç çekiyor ama onun dimağında en fazla yer edeni bir kayıp hikâyesi: “Murat Aslan 1993’te kaçırıldı, ailesi ve yakınları 15 yıl kendisinden hiçbir haber alamadı. Abdülkadir Aygan’ın itirafları sayesinde Murat Aslan’ın kemiklerini Silopi’de bir köyün yakınlarında kırsal bir bölgede bulduk. DNA testi yapıldı kemiklere ve onun Murat Aslan’a ait olduğu ortaya çıktı. Bu beni o dönem yaşanan acılara ilişkin çok etkileyen olaylardan biri. Ama kaçırılanlar, kaybedilenler, yakınları öldürülenler, yakılan köyler; bunların hepsi etkileyicidir.”
Bu akıldışı travmalar sona ersin diye gösterilen yüksek efor nedeniyle, Demirtaş’ın yüzünden, bıkkınlıktan çok, ağır bir yorgunluk okunuyor. Referandumun hemen sonrasında, boykotun sonuçlarını ve bölgede bundan sonra meydana gelebilecek olası gelişmeleri konuşmak için, hızla ilerlediğimiz bu yol en uygun yer. Çünkü başınızı nereye çevirseniz gözünüze değen bütün gözlerde, bölgede yaşanan tüm hak ihlallerinin yanı sıra Hakkari’nin Geçitli köyünde dokuz kişiyi daha savaşa kurban eden katliamla birlikte yerleşmiş soru işaretleri açıkça okunuyor. Ve yine referandumda boykot çağrısına en fazla uyan illerin başında Hakkari geliyor. Bu yüzden geri bıraktırılmışlık konusunda en arkalardaki yerini koruyan Hakkari, şimdilerde gündemin en ön sıralarında. 

Meşruiyet kavgası
İlk soru en güncel olan boykota, yani beş günlük eğitim boykotuna ilişkin: BDP boykot eylemlerini kendini ifade biçimi haline getirmiş gibi görünüyor. Boykot eylemlerini daha da programlı hale getirmek gibi bir çalışma var mı? Demirtaş’ın yanıtı makul ve meşru olana göndermelerle dolu: “Anadilde eğitim talebi uzun süredir gündemde olan bir istek. Yıllardır bu talep parlamentoda dile getiriliyor, sivil toplum kuruluşlarınca gerçekleştirilen çeşitli etkinliklerle ve medyada gündeme getiriliyor. Fakat hükümet bunu tartışmak dahi istemiyor. Kırmızı çizgimizdir deyip reddederek işin içinden çıkıyor. Bu koşullarda Kürtler şunu düşünüyor: Ne yaparsak konu etkili bir şekilde tartışılır, konu Türkiye’nin gündemine girer? Bundan hareketle boykot kararını aldık. Bu bir eğitim karşıtlığı değil. Okulların açıldığı ilk beş gün, beni ve çocuğumu asimile eden bu eğitim sistemini protesto ediyorum demek, demokratik bir haktır. Devlet ana dili tanımasa da Kürtler bunu hayata geçirecektir. Anadil günlük hayatın bir parçası haline getirilmelidir. Ticaret dili olarak ve kültürün, sanatın içerisinde yer almalıdır. Bununla birlikte Kürtler alternatif eğitim kurumlarını oluşturmalıdır. Kürt dili üzerinde çalışma yapan kuruluşlar yakında Kürtçe eğitime başlayacak. Çocuklar orada matematik, hayat bilgisi derslerini Kürtçe dinleyebilirler. Yine belediyelerimiz Kürtçe hizmete başlayabilirler. Yaşamın her alanında Kürt dilinin lehçeleri pratikte kullanılmaya başlanabilir.”
Meşruiyet zemini iyi de, daha önce Diyarbakır Sur belediyesi bunu denemişti. Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ı görevden almakla yetinmemişler, peşpeşe açtıkları davalarla epey bir mahkemelerle süründürmüşlerdi. BDP lideri ise devletin bu politikasını çılgınlık diye nitelendirmekle kalmıyor, geleceğe ilişkin de bir önsezisini paylaşıyor: “Bu çılgınlığın tekrar edeceğini düşünmüyorum.”

Neden anadil?
Selahattin Demirtaş’ın anadil konusuna vurgusunun bir hikâyesi de var: “Ben ilk konuştuğumda Türkçe konuşmuşum. Annem ve babam çok iyi Türkçe bilmemelerine rağmen yedi çocuğa da Türkçe öğretmişler, ana dilimizi öğretmemişler. Korkudan kaynaklı bir durumdu bu. Şimdi annem de babam da çok pişman. Kendileri Kürt olmaktan ötürü çok ezilmişler. Bizim Türkçeyi öğrenerek başarılı olacağımızı düşünerek sadece Türkçe öğretmişler. Kürtçeyi ise sonradan öğrendik. Biz anne babadan asimile olmuşuz.”

‘Hedefe ulaşıldı’
Isınma sorularının ardından sırada asıl mevzu var. Anayasa paketiyle ilgili yapılan ve bir seçimde ilk kez etkin biçimde hayata geçen boykot tavrı ya da bir başka ifadeyle sandığa ‘evet’ ve ‘hayır’ seçeneklerinin yanına üçüncü bir seçeneği ekleyen tavrı konuşacağız. BDP’nin boykottan muradı neydi ve hedeflerine gerçekten ulaşabildi mi? Demirtaş, bu soruyu tereddütsüz yanıtlıyor: “Birkaç yerde daha etkili çalışma yapabilseydik boykot daha çarpıcı bir sonuç doğurabilirdi. Boykot başından beri bir siyasi strateji olarak aşağı yukarı hedefine ulaştı. Türkiye Cumhuriyeti resmi ideolojisi, Türkiye’deki farklılıkları görmeyen, tanımayan bir ideolojidir. Anayasası da bu şekilde hayata geçmiştir. BDP olarak başından beri o noktaya temas etmeye çalışıyoruz. Meclis aşamasında da bu taleplerimiz görülmediği için, bunu görünür kılmanın en etkili yolu da evet ya da hayır cephesinde yer almadan üçüncü ayrı bir cephe olarak boykot cephesini hayata geçirdik. Bence etkili de oldu. Türkiye’de daha fazla özgürlük isteyen, farklılıklara saygı isteyen, yeni bir anayasada daha fazla çoğulculuk ve özgürlük isteyenler, boykot cephesinde kendilerini ifade etmeyi başardılar.” 

Utangaç evetçi mi?
Referandum sırasında boykotçuların ‘utangaç evetçi’ olduğuna dair spekülasyonlar vardı ve bazı BDP yöneticilerinin bu önermeyi güçlendirecek beyanlarının olduğu da hatırlarda. Oysa Demirtaş bunu kesin bir dille reddediyor ve evet ya da hayır diyenlerle aralarındaki farkı bakın nasıl tanımlıyor: “Yeni bir anayasa yapılırsa ya da bunun tartışması olursa, görülecektir ki, boykotun evet ya da yetmez ama evet diyenlerden bariz bir farkı var. Çünkü boykotçular resmi ideolojiye ve tekçiliğe karşıdırlar. Boykotçular asimilasyona karşıdırlar, devletin dininin mezhebinin olmasına karşıdırlar. Fakat evet diyenlerin çok önemli bir kısmının devletin bu yönleriyle hiçbir problemi yoktur. Yeni anayasa yapılırken bu durum çok daha çarpıcı bir şekilde görülecek.”

Anayasa ve savaş
Referandum bittikten hemen sonra Başbakan Tayyip Erdoğan bir konuşma yaptı ve yeni anayasa hazırlanması yönünde talimat bile verdi. Yeni anayasa konusunda ‘başkanlık sistemi’ hazırlıkları dışında henüz çok net bir ayrıntı yok ama Demirtaş bunun bir fırsat haline dönüştürülebileceği kanısında. Öyle ki, Kürtlerin taleplerine denk düşen yeni bir anayasanın savaşın sonunu getirebileceğini söyleyecek kadar iddialı: “Kesinlikle yeni bir anayasa, taleplerimizin karşılandığı bir anayasa Kürt sorununu da çözer, savaşı da kalıcı olarak bitirir. En azından Kürt sorunundan kaynaklı olarak tek bir mermi bile patlamaz. Fakat görebildiğim kadarıyla bizim anayasadan beklentimizle başbakanın kafasındaki yeni anayasa fikri örtüşmüyor. Çünkü biz yeni anayasada bir etnik tanım istemiyoruz. Türk’ün yanına bir de Kürt eklenmesini istemiyoruz. Tam aksine biz diyoruz ki, yeni anayasa etnik tanımlar ve ideolojilerden arındırılsın. Türkiye ulusu kavramı altında bütün halkların kendi farklılığını koruyabileceği yeni bir anayasal sistem kurabileceğimizi düşünüyoruz. Bu da anayasanın başlangıç kısmından başlayarak tümünün değiştirilmesini gerektirir.”

Herkese özerklik...
Yeni anayasa tartışmaları, Demirtaş’a göre demokratik özerklik tartışmasıyla içiçe yürütülmesi gereken bir süreç. Önerdiği yönetim tarzı, Türkiye’nin geleneksel merkeziyetçi idari sistemiyle kıyaslandığında son derece radikal. Örneğin il, ilçe, belde ve köy yönetimlerine bir de ‘bölge yönetimlerinin’ eklenmesini ve yetkilerinin de yasayla belirlenmesini istiyor. Merkezin görevi bölgeler arası koordinasyon ve işbirliğini sağlamak. Adalet, milli savunma, dışişleri ve genel mali hizmetlerini yine merkezi yönetim tarafından yürütülmesi gerektiğini savunurken, bölge yönetimlerinin bütçesinin, kendine ait bir sembolünün, eğer ihtiyaç varsa farklı dillerin hem eğitimde hem kamusal alanda kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılmasından söz ediyor. Türkiye’nin 20 civarında bölgeye ayrılabileceği görüşünde: “Her bölgede merkezi iller var. O merkezi illerin etrafındaki dört-beş il, merkezi illerin etrafında şekillenir, bölge meclisi de o ilin merkezinde olur. Şehirlerin spor , kültür, iç güvenlik, trafik, turizm, hayvancılık, ticaret ve eğitimle ilgili ne varsa bütün o alanlarını düzenler ve bölgeler de kendi arasında koordinasyon ve işbirliği sağlar. Her bölgenin Türk bayrağı yanında bölgeyi temsil eden bir sembolü de olabilir. Her bölgenin bir sembolünün olması bir egemenlik alameti değildir. Bütün bölgeleri birleştiren iki şey olur. Birincisi bütün bölgelerde ortak resmi dil Türkçe olur, ortak bayrak olur. İkincisi her bölge kendi alanındaki kültür ve inançlara uygun bir şekilde ikinci-üçüncü dilleri kullanabilir, eğitim ve kamu alanında. Türkçe zorunlu olarak öğretilir ve ortak dil olmaya devam eder. Hiçbir bölge etnik bir kimlikle adlandırılmaz. Kürt bölgesi, Laz bölgesi, Çerkes bölgesi denilmez.”

Diyarbakır-Amed
Yani burada söz edilen Kürdistan kurmak falan değil. Ama yine de meseleyi biraz daha anlaşılır kılmak için sormanın tam zamanı. Mesela Diyarbakır bölgesi için Amed ismini mi düşünüyorsunuz? İşte yanıtı: “Neden olmasın? Diyarbakır bölgesi de denilebilir. Buna karar verecek olan BDP değildir. O bölgede tartışılarak, hatta referanduma sunularak karar verilir. Ama bölgelerin isimlendirilmesi lazım. Marmara, Ege bölgeleri isimlerini nasıl coğrafyadan alıyorsa o bölge de ismini coğrafyadan alacaktır. İstanbul, İzmir, Antalya özerk bölgeleri olabilir.”

Peki ne zaman?
Bir süredir PKK’dan ve bazı BDP’lilerden “Demokratik özerkliği yakında ilan edeceğiz” şeklinde açıklamalar geliyor. Hatta PKK bir ara demokratik özerkliğin ilanı olarak 15 Ağustos tarihini bile zikretti. 15 Ağustos 1984’te meydana gelen ve PKK’nın açık savaş ilanı demek olan Eruh ve Şemdinli baskınları hâlâ hafızalarda taptaze. Fakat Demirtaş’a göre demokratik özerkliğin ilanı ile inşası farklı şeyler. Demirtaş daha çok bu sürecin nasıl inşa edileceğiyle ilgili: “Demokratik özerklik bağımsızlık gibi ilan edilecek bir durum değil. Demokratik özerklik anayasal güvenceye bağlı olmalıdır. Anayasada tarif edilmesi lazım. Fakat devlet ve hükümet bunu kabul etmese bile sivil alanda yapılabilecek demokratik bir yapılanma da mümkün. Örneğin sivil anlamda mahalle, kent ve bölge meclisleri kurmak için yasaya ihtiyaç yok. Bunların en üstünde de Demokratik Toplum Kongresi gibi bir üst meclis. Bunların hiçbiri yasadışı değil ama kurmak için yasaya da gerek yok. Kürtler bir süredir bölge, kent meclisleri ve Demokratik Toplum Kongresi’nin örgütlenmesini yapıyor. Bu meclislerde yerel tüm birimlerdeki farklılıkların kendilerini eşit biçimde temsil etmesinin önü açılmaya çalışılıyor. Kürt, Sünni, Alevi, Ermeni, Yezidi, Süryani, işçi, çevreci, kadın; farklı olan ne varsa o mecliste temsil edilecek ve bu meclisler kararlar alacaklar. Bu kararlar tavsiye niteliğinde olacak. Örneğin belediyeleri, kamu birimlerini, siyasi partileri harekete geçirecek en büyük sivil örgütlenmelerdir bunlar. İşin özü budur. Toplum kendi kendisini ancak bu şekilde yönetebilir ve demokrasi tabana yayılabilir. Devlet kabul etse de etmese de hayata geçirilebilecek bir şeydir. Bu meclisler dil kursları da verebilir, gazete televizyon işine de girebilir, kamu alanında dilin kullanılması işlevini de üstlenebilir. Bunlar suç değil, demokratik bir haktır. Bizim demokratik özerkliğin inşası diye adlandırdığımız faaliyetlere devlet KCK diyor. Sürekli müdahale ediyor, tutukluyor ve yasadışı bir şekilde çalışmalarımız engelleniyor. Devlet bölgesel anlamda resmi meclisleri kabul etmiyor diye biz demokratik özerkliğin inşasından vazgeçmeyeceğiz.“

Sivil itaatsizlik
Demirtaş’ın bu sözlerinden, sivil itaatsizliğin en azından bölgede kurumlaştırılması gibi bir hedefin olduğu fikrine ulaşmamak elde değil. Demirtaş da bunu doğruluyor: “Devlet açık bir hak gaspına girişiyorsa, dilini kültürünü tanımıyor, işsizlik sorununu çözmüyorsa, devlete rağmen yapma hakkına sahipsin. Ayrılmadan, bölünmeden, çatışmadan her türlü sivil itaatsizlik eylemini hayata geçirebilirsin. Bu evrensel bir haktır. Dolayısıyla vergi vermeme, askere gitmeme, genel boykot gibi itiraz biçimleri bizim BDP olarak tasarladığımız şeyler değil ama önümüzdeki yıllarda bu gidişle olmayacak bir durum da değil.”

Kalıcı ateşkes için
PKK, 20 Eylül’e kadar ilan ettiği ateşkesi bir hafta daha uzattı. Yarın yeniden silahlar konuşacak mı yoksa süreç biraz daha uzayacak mı bunu kimse bilmiyor. Ama aslolan ateşkesi kalıcı kılmaksa Demirtaş’a göre bunun da bir yolu var. Önerilen yol aslında çok kolay karşılanabilecek bir şeyken, mevcut kibirle nasıl mümkün olabilir? Demirtaş kalıcı ateşkes için atılması gerektiğini düşündüğü adımı şöyle ifade ediyor: “Bence devlet PKK ve Öcalan ile diyalog ve müzakere başlatırsa, kalıcı ateşkes başlatırsa kalıcı ateşkes sağlanır. Tek şart müzakere.”