Kalkınma ajansları neden gerekli?

AB 1960'lardan bu yana, ekonomik ve sosyal entegrasyonunun önündeki en önemli engel olarak gördüğü bölgeler arası gelişmişlik farklarını gidermek için uğraşıyor.
Haber: DİLEK AKDENİZLİ / Arşivi

AB 1960'lardan bu yana, ekonomik ve sosyal entegrasyonunun önündeki en önemli engel olarak gördüğü bölgeler arası gelişmişlik farklarını gidermek için uğraşıyor. Birlik içinde mevzuatın ötesinde gerçek bir uyumu yakalamak önkoşul olarak azgelişmiş bölgelerin kalkındırılmasını gerektiriyor. Bu doğrultuda hedefler belirleniyor, programlar oluşturulup fonlar tahsis ediliyor. 2007-2013 dönemi için hazırlanan yeni uyum politikasıyla da yine bu sorun hedef alındı. Peki bu konuda Türkiye'de neler yapılıyor?
Türkiye'de 28 Ağustos 2002'de Bakanlar Kurulu kararıyla istatistiki değerlendirmeler için, AB içinde uygulanan İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İİBS-NUTS) temel alınarak büyük çoğunluğu üç ya da dört ili kapsayan 26 adet Düzey 2 bölgesi oluşturuldu. Son verilere göre, kişi başına düşen gelir baz alındığında bu bölgelerin en gelişmişi olan TR42 bölgesi (Bolu, Düzce, Kocaeli, Sakarya ve Yalova) ile en az gelişmiş TRB2 bölgesi (Bitlis, Hakkari, Muş ve Van) arasındaki fark, 5,3 katı buluyor. Karşılaştırma iller bazında yapıldığındaysa Kocaeli ile Ağrı arasındaki fark 11 kata ulaşıyor. Türkiye bu büyük farka rağmen bölgeleri arasındaki gelişmişlik farkını kapatmaya yönelik etkin araçları bir türlü devreye sokamazken Türkiye'nin tam üyeliğine karşı olanlar imtiyazlı ortaklık için bastırıyor.
Oysa 1998'den bu yana Avrupa Komisyonu'nca yayımlanan her ilerleme raporunda Türkiye'nin bölgeleri arası gelişmişlik farkı ve bu konuda yapılması gerekenler ısrarla yinelendi. Türkiye de, hazırladığı ulusal program, ön ulusal kalkınma planı ve AB müktesebatına uyum programı gibi belgelerde çözüme yönelik çeşitli taahhütlerde bulunmuştu. Bu taahhütlerin en önemlilerinden biri bölgesel kalkınmaya yönelik anahtar kurumların oluşturulmasıydı. Bu noktada, kalkınmaya yönelik planlama faaliyetlerine yerelin katılımını sağlamak ve kalkınma planlarını bölgesel düzeyde yürütmek amacıyla Kalkınma Ajansları kurulması yeniden Türkiye'nin gündemine girdi. Yeniden, çünkü sanıldığının aksine Türkiye'de bölgesel düzeyde planları yürütecek birimler oluşturulması fikri AB ilerleme raporlarından çok daha öncesine dayanıyor. Aslında daha 1963'te uygulamaya konan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda, bölgeler düzeyinde birimler kurulmasının zorunlu olduğu tespiti yapılmıştı. Ancak 1963'ten bu yana yapılan kalkınma planlarında ya da AB için hazırlanan pek çok belgede, kurulacağı defalarca vaat edilen Kalkınma Ajansları bir türlü faaliyete geçirilemiyor. Bu sorunun nedenine geçmeden önce kalkınma ajanslarının bölgesel gelişmişlik farklarına nasıl bir çözüm önerdiğine bakmakta fayda var.
Yerel potansiyeli harekete geçirmek
Dünyada ilk kez 1933 yılında ABD'de kurulan Kalkınma Ajansları bugün Afrika'dan Uzak Doğu'ya dünyanın pek çok bölgesinde faaliyette. Yasal statüleri ve organizasyon yapıları farklılıklar gösterse de ajanslar işlevleri bakımından temelde tek bir amaca hizmet ediyor: Yereldeki potansiyeli dünya ölçeğinde farklılık yaratacak şekilde harekete geçirmek. Ajanslar, bu doğrultuda, öncelikle bulundukları bölgede kamu ve özel kesimle sivil toplum örgütleri ve üniversite temsilcilerinin biraraya geldiği bir kalkınma kurulu oluşturarak bölge insanlarını sorun ve ihtiyaçlara yönelik beraber düşünmeye, beraber çözüm üretmeye ve bu çözümleri sahiplenmeye yöneltiyor. Yapılan tespitler doğrultusunda hazırlanan ulusal planlar ve bu planlarla uyumlu bölge planlarına bağlı olarak belirlenen hedeflere kamu kaynaklarının, AB ülkeleri örneğinde AB fonlarının, aktarılmasına yine ajanslar aracılık yapıyor. Hibe mekanizması bölgede yerel yönetimler, KOBİ'ler, girişimciler, sivil toplum örgütleri ve/veya üniversiteler tarafından geliştirilen projelere fon aktarılmasını sağlıyor. Tüm bunlar geri kalmışlığa, işsizliğe, eğitim, sağlık ve çevreyle ilgili sorunlara yerinde ve etkili çözümler üretilmesi için, sorunları birebir yaşayan insanların sesini merkeze ulaştırarak daha gerçekçi planlar yapılmasını hedefliyor.
Bu noktada Türkiye'ye geri dönersek, insanların kendi sorunları üzerine düşünmesini, çözüm üretme sürecine katılmasını ve bu çözümleri sahiplenmesini sağlayacak bir mekanizmaya olan ihtiyaç artık zaman kaybını kaldıramayacak noktada. Nitekim, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'ndan beri bilinen bir ihtiyaç AB'ye yapılmış taahhütlerle birleşince nihayet 25 Ocak 2006'da 5449 sayılı Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun, Meclis'ten geçti. Ardından Bakanlar Kurulu kararıyla İzmir ilini kapsayan TR31 bölgesiyle, Adana ve Mersin illerini kapsayan TR62 bölgesinde pilot uygulama niteliğinde iki Kalkınma Ajansı kuruldu. Ancak TMMOB, Bakanlar Kurulu Kararı'nın iptali ve yürütmenin durdurulması, ayrıca kararın dayanağı olan 5449 sayılı kanunun bazı maddelerinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulması talebiyle Danıştay'da dava açtı. Danıştay da talebi yerinde bularak, Anayasa Mahkemesi kanunla ilgili kararını verene kadar yürütmenin durdurulmasına hükmetti.
Eleştiriler, korkular
Kanunda Anayasa'ya aykırılık oluşturduğu düşünülen maddelerden biri ve kalkınma ajansları fikrine genelde karşı olanların eleştirilerini dayandırdıkları temel konu, kalkınma ajanslarının İİBS'ye göre oluşturulmuş Düzey 2 bölgelerinde kurulacak olması. Burada özellikle Düzey 2 bölgelerinin oluşturulmasında birbiriyle sosyoekonomik açıdan çok da yakın olmayan illerin birarada gruplanmış olması gibi eleştirilerin yanında, bu tür bir sınıflandırmanın kamu kurumlarının teşkilatlanmasında temel alınamayacağı yönünde de itirazlar var. TC Anayasası'nda idari birim olarak sadece 81 il tanımlandığından farklı düzeylerde sınıflandırmaların temel alındığı teşkilatların Anayasa'ya aykırı olduğu öne sürülüyor. Bu itirazların asıl çıkış noktasında ise, bu sınıflandırmalarla AB'nin Türkiye'yi eyalet sistemine hazırladığı korkusu yatıyor.
Oysa Türkiye için, kamu hizmetlerine yönelik birkaç ili birleştiren bölge merkezlerinin kurulması yeni bir uygulama değil. Ayrıca Türkiye'den benimsemesi istenen İİBS, daha 1961'de, Avrupa Komisyonu tarafından organize edilen bölgesel ekonomiler konulu Brüksel Konferansı'nda üye ülkelerin bölgesel politikaların uygulanmasında kullanılacak genel çerçeve olarak tespit edilmişti. O zamandan bu yana AB içinde tüm üye ülkeleri kapsayan genel bir uygulamanın bir aday ülkeden de bekleniyor olması, çok yadırganır bir durum oluşturmasa gerek. Ayrıca üniter yapıdaki AB üyesi ülkeler gözönüne alındığında böyle bir sınıflandırmanın üniter devlet yapısına aykırı olmadığı da görülüyor. Tabii ki bu konuda son söz Anayasa Mahkemesi'nin.
Karar ne olursa olsun Türkiye'nin bir an önce etkili politikalar üretip etkin araçları devreye sokarak bölgesel gelişmişlik farklarına çözüm getirmesi yaşamsal bir zorunluluk. Bu noktada önemli olan, devletin bekası kaygısını taşıyan herkesin, sorunları bilgiye dayalı objektif bir bakış açısıyla ele alması ve dengeli olarak kalkınmış bir ülkenin sağlayacağı istikrardan Türkiye'nin mahrum edilmemesi.

DİLEK AKDENİZLİ: Araştırmacı