Kamunun çöküşü

Son günlerde görülen parçalanma ve çatışmalarda kendini en çok hissettiren unsur kamusal iradenin erozyona uğramasıdır. Postmodern zamanlarda, kamusalın içerik ve yönelimlerinin değişime uğrayarak farklılaştığını görüyoruz.
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

Son günlerde görülen parçalanma ve çatışmalarda kendini en çok hissettiren unsur kamusal iradenin erozyona uğramasıdır. Postmodern zamanlarda, kamusalın içerik ve yönelimlerinin değişime uğrayarak farklılaştığını görüyoruz. Modernizmin statükosundan türetilen bireyin farklılaşarak ezberleri yerle bir ettiği süreçlerin içindeyiz. Bunun daha çok farklı kuşaklar arasında belirginleştiği, yaşlı kuşağın savunduğu kamusal dayatmaların çoktan çağdışı olduğu, yeni uzlaşma zeminlerinin arandığı gözlerden kaçmıyor. Bu sürecin sancılı olduğu kadar yıpratıcı karşılıklar bulduğu, ancak kaçınılmaz bir dinamizmle devinimini sürdürdüğü anlaşılıyor. Kamunun çöküşü olarak adlandırdığım bu sürecin yeni bir kamusala gebe olup olmadığını, yaşanan sarsıntıların ve kargaşanın anlamının ne olduğunu bilmek zorundayız. Bu yüzden şunu sesli olarak sormalıyız: Kamu çöküyor mu? Yoksa yeniden mi biçimleniyor?
Ağıt toplumu
Korkulardan hareket eden her insanın temel derdinin güvenlik olduğunu biliyoruz. Güvenlik isteminin mutlak anlamda giderilmesi mümkün değildir. En olanaksız anlamda başınıza bir göktaşı düşebilir, yıldırım tepenize inebilir. Ancak bu talihsiz karşılaşmalara üzülmekten başka diyecek bir şey yoktur. Asıl tedirginliğimiz kötülüğe karşı duyduğumuz korkudur. Ankara, Ulus, Anafartalar Çarşısı'ndan damatlık almaya giderken, tüm ideolojik saptırmaların aksine hayattan intikam almaya çalışan birisinin pimini çektiği bombanın kurbanı olabilirsiniz. İntikamla korkutulmanın cinnet halinde, patlayan bomba ile yaşam hakkı üzerine kurulan tüm insani düzen yerle bir olur. Ve can ameliyat masalarının veya tetikteki parmağın insafına terkedilir; hayata tutunmaya çalışanlar birbirlerini katlederken mayının ya da bombanın vahşetinde tehdit yeniden inşa edilir. Bu tehdit daha fazla korkuya ve karşıt nefrete yol açarak tüm kamusal iyiniyeti olanaksız kılar. İşte kamusalın çöküşünün başladığı yer burasıdır. Zira artık kimse tam olarak güvende olamaz.
Diğerkâmlığın başlamadan bittiği bu yerde canlı bombanın yaydığı korku aynı zamanda yaşamın yok edilmesi anlamına gelir. Bu yok oluş, kapılarımızın arkasına saklanmanın yanında, İsmet Berkan'ın dile getirdiği gibi hırsızla yapılan zorunlu bir barış olarak geri döner. Gerçekte 10 hırsızdan ancak birinin ortaya çıkarıldığı, hırsızlık olaylarının meçhul olduğu bu durumda şu söylenir; "kapını sağlam tut, hırsızın başını belaya sokma!" Ancak artık yakından biliyoruz ki hiçbir kapı ya da alarm hiçbir hırsızı dışarıda tutamaz. Bu aslında çaresizliğin itirafı, tüm kamusal çarelerin tükendiğinin soğuk belirtisidir. Çünkü kamusaldan koparılan her görev, tüketilen bir metaya, geçim meşgalesine dönüşür. Metalaşan her şey gibi kamu da bu serkeş iklimde nefes alamaz. Bu lanetleşme, yaşamın biricikliğini mezarla yüzleştirir; katil, hırsız ve kurbanların ruhları öteki dünyada birbirlerini bulur ve cehennem ebedi kinimizin tek tesellisi olur.
İnsan aslında katil, hırsız, ırz düşmanı ve diğer suçların nesnesi olduğunu unutur. Mağarasında bıraktığı hayvansılığının masumiyetini hatırlamak bile istemez ve belirsiz bir adalete yönelir. Adalet serabı mağduriyetin tekrarlayan yakarışında cezayı çağırır ve verilen ceza vicdanı okşayarak tüm arka planı görmezden gelir. Mağduriyetin ve kötülüğün üretildiği bataklıklar yüreklerde taşınmaya devam edilerek, sonunda kurban ya da katil olmaya yazgılı huzursuz bedenler inşa edilir. Bu tekrar akla şunu getirir; kaderine ve geleceğine yön veremeyen insanlar ve toplumlar ağıt yakmaya mahkûmdurlar.
Devlet, söylenenin aksine, kamusal aygıt olarak bu çaresizliklere çözüm bulmak için üretilmiş bir mekanizmadır. Devlet nimetle külfetin arasında belirsiz bir sarkaçta sürekli yer değiştirir. Onun sahibi iyiniyet değilse, reel siyasa adına kan kusturmaya hazırdır. Burada çıkar tapınması tüm toplumsal iyiniyetleri saf tutmaya zorlar; baskı altında, enayilikle özdeşleştirilen kamusal iyilik sonsuza uğurlanır. Böylece devlet kendi eliyle ait olduğu halkı geleceksiz bir şiddetin içine iter. Bu devlet "bize" ait değildir ve orada zulüm biçmek için birçok keskin kılıç emre amadedir. Kamusalın kuşatılması böyle sağlanır ve devlet tüm amaçların üzerine çıkarak tapınma aracına dönüştürülür. Bu kutsal arzusu, kendine yabancılaşarak, devletin metalaşmasına yol açar. Böylece kamusalın çöküşü kurumsallaştırılır.
Devletin hem denkleştirici hem de dağıtıcı adalet organı olduğu çabuk unutulur. Tüm açıklamalar meta üzerinden şekillendirilerek "bize" ait tüm iradeler yok sayılır. Metanın ele geçirdiği zihniyet kurumsalı kamusala yabancılaştırır ve devlet tarihsel olarak baskı aygıtı olarak koşullandırılır. Aykırı vicdani sesler susturulur, manasız bir yaşam düşmanlığı altında korkunun esareti kurulur. Devlet korkunun tiranlığını devralır, korkunun yön verdiği her sosyal oluşum travma üzerinden kendini tekrar eder. Bu refleks kamusal iyilik üretemez, tüm iyilikleri korkunun esaretinde yok eder. Bu inançsızlık hali bulaşıcıdır ve bu lekelenmeyi temizleyecek deterjan daha icat edilmemiştir.
Dünyada insana ait her şey bu olumsuzlamayı kışkırtır. İnsanları birbirinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapar. Herkes "biz" duygusunu anlamsız yerlere çekiştirip sömürerek belirsizleştirir. Yeryüzünün tüm zenginlikleri mülkleştirilerek tüketilen meta, tüketemeyenlerin iştahlarını kabartır. Bu dengesizlik kamusalın düşmanıdır ve şansların hiçbir zaman eşit olmadığı bu yerde isyan ateşi egonun açlığıyla yüreklerde kor olarak kalır.
Olmayan kamuya methiye
İçinden geçtiğimiz süreç korku temasından yol alarak kamusal karşılıklar bulmaya çalışıyor. Laiklerin yaptıkları büyük mitinglere karşı, muhafazakâr sağ biz daha çoğunu toplardık diyerek karşılık veriyor. Aslında benzer kaygıları birebir yaşayıp birbirinden bu kadar habersiz kitleler içinde yaşamak kadar ürkütücü bir şey olamaz. Bireyin ve azınlığın esamisinin okunmadığı, tek kişinin sözünün çoğunluğun sözünden doğru ve üstün olabileceğine olan inançsızlığın körüklediği sağır ve dilsiz toplumsal yapılanma ile ancak güruh olunur. Tek başına hiçleşilen, ne kadar çok kalabalık olunursa o kadar haklı olunacağını düşünen bir toplumla ancak savaşa gidilir. Bu haslet ordulara aittir ve orada gerçekten güruh olmak savaşı kazanmak ya da sağ kalmak için zorunludur.
Halkın farklı kamusal istemlerini görmek istemeyen ve demokrasiyi ya da kamusal hakları resmi söyleme kurban eden bir siyasal tarafgirliğin düşman (hain) üretmekten başka yolu yoktur. Kamusal güvenliğin özelleştirildiği, çapulcuların iktidar olma şansına kavuştuğu, sivil olan her şeyin militarizmle sınandığı bu coğrafyada kamusal iradenin oluşması imkansızdır. Cumhuriyet öngörüsünün askeriyeye ve sandığa havale edildiği, sandıktan çıkan her şeyin herkese egemen olmak istediği, mutlak arayışındaki cihat arenasında öznelliğin yer bulabilmesi de olanaksızdır. Kendi olmayı, kendini tanımayı, hayatla olumlu ilişki kurmayı beceremeyen, bir türlü sivilleşemeyen bir toplumun kamusallık ya da hukuk üretmesi hayaldir.
Bir toplumun olgunluk savının kamusal düşünce ve birikimle ölçüldüğü çağımızda tüm cumhurî refleksler sadece sandığa endekslenemez. Üstün ve bilinçli değerleriyle ayakları üzerinde duramayan bir toplumun yardımına hiç kimse koşamaz. Kendini eyleme, özgürleşme, farklılıkları olağanlaştırma ve kapalı devreleri açma yeteneği kazanamayan toplumların kamusallaştıklarından söz edilemez. Kamusal dayanışmaya elveda diyerek, birbirine karşı yabancı ve kör olmuş bunca grubun arasında kamu varolamaz.
Olmayan bir kamuya ancak methiye düzülebilir. Olmayan bir kamunun çökmesi ya da biçim değiştirmesi ise olanaksızdır.

MUSTAFA TALAT KUTLU: Yargıç, Konya-Sarayönü