Kamusal entelektüelin işlevi

İnsanın yaşamında önemli olan değerler genellikle uzun zaman süreçlerinde defalarca gözlemlenerek öğrenilirler. Yüksek lisans öğrencisi olduğum yıllarda, bir amfide Noam Chomsky'yi dinlediğimde onu günlerce aklımdan çıkaramamıştım.
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

İnsanın yaşamında önemli olan değerler genellikle uzun zaman süreçlerinde defalarca gözlemlenerek öğrenilirler. Yüksek lisans öğrencisi olduğum yıllarda, bir amfide Noam Chomsky'yi dinlediğimde onu günlerce aklımdan çıkaramamıştım. Lafını sakınmadan söyleyen, siyasal tavrını sergilemekten kaçınmayan bir akademisyendi. Onun zihnime takılmasının temel nedeni siyasal olmak ile akademik olmayı buluşturmasındaydı. Bu birliktelik onu son derece sahici ve etkili kılıyordu. Akademide olanların siyasal olmaktan utanmamalarının mümkün olduğunu öğrenme sürecim böyle başlamıştı. Daha sonra Antonio Gramsci okumalarıyla ve Howard Zinn, Andrei Markovits, Irene Gendzier gibi, siyasal kimliğini akademik kimliği ile birlikte taşıyabilen akademisyenler ile karşılaştıkça bu düşüncem pekişti. Gramsci'nin söylediği gibi galiba aslında "herkes entelektüel idi ama toplumda herkes entelektüellerin işlevini yerine getirmiyordu." Entelektüellerin işlevinin ne olduğunu ise daha sonraki yıllardaki gözlemlerim ile öğrenecektim.
Entelektüellerin ihaneti
1992'de henüz çok genç bir akademisyen olarak gittiğim Stanford Üniversitesi'nde, çalışmaları hakkında konuşmak üzere ofisine gittiğim bir akademisyenin masasının arkasındaki duvarda asılı duran bir ifade dikkatimi çekmişti. Duvarda büyük puntolarla "Egemen Paradigmayı Altüst Et!" (Subvert the Dominant Paradigm!) yazıyordu. Gözümün bu yazıya takıldığını gören orta yaşlı akademisyen bir an için konuşmasına ara verdi ve bana önemsiz bir şeyden söz edermiş edasıyla "biliyorsun, bu meşru bir tavsiye" dedi. O anda onun aslında bir "hak"tan söz ettiğini düşünmüştüm. Kamusal entelektüel kavramı daha sonraki aylarda, yine Stanford'da, Edward Said'in konuşmalarını dinledikçe kafamda netleşmeye başladı. Said, 1993'te yaptığı bir seri konuşmanın (Reith Lectures) kitaplaşması ile bu olgunun sosyal bilim literatürü içinde son derece sarih ve etkili bir şekilde yer almasını sağladı.
Gerek yaşadığı hayat gerekse de bu konuda yazdıkları nedeniyle bugün, "kamusal entelektüel" dediğimizde akla Edward Said geliyor. Said'in bu konularda konuşurken ise aklında Gramsci ve Julien Benda vardı. Benda'nın 1927'de yazdığı "Entelektüellerin İhaneti" başlıklı metinde sözü geçen "gerçek entelektüeller" pratik amaçlar peşinde koşmayan, maddi kazanç, kişisel terfi ve güç odakları ile değil, gerçek ve adalet gibi olgularla ilgili idiler. Ancak bu onların toplumdan kopuk ve fildişi kulesinde yaşayan düşünürler olmaları gerektiği anlamına da gelmiyordu. Gerçek entelektüellerin otoriteyi sınamaktan, zayıf olanın yanında yer almaktan ve çürümüş yapıları eleştirmekten çekinmeyen insanlar olduklarını söylüyordu. Benda'nın 1927'de entelektüellerin ihaneti ile kastettiği ise, onların giderek daha fazla müşterek ihtirasların, kitlesel duyguların ve milliyetçi hissiyatın esiri olmaları idi. Said, Benda'nın mutlakçılığını, kadınları dışlayan tavrını elbette ki eleştirir ancak ondan ne denli etkilendiğini de söyler. (Eleştirdiği şeyden etkilenmek Said'in çok temel bir özelliği idi). Said'e göre de topluma dahil olurken aynı zamanda milliyetçi kitle histerisinin dışında kalabilmeyi becermek, kamusal entelektüel işlevine dair bir özelliktir.
Hem dışarıda hem içeride olmak
Geçenlerde, bir milli maç öncesinde Fatih Terim'in "ben bu maçta seyirci değil taraftar istiyorum" dediğini duyduğumda yine içimde bir sıkıntı oluştu. Sanki yeterince taraftar yok muydu? Kamusal entelektüel yeri geldiğinde topluma dahil olabilen bir seyirci, ancak bana göre asla taraftar değil. Hatta o kelimeye karşı alerjisi bile olabilir. Peki, son kertede kimdir kamusal entelektüel? Ya da eğer -Gramsci'nin dediği gibi- herkes entelektüelse ama entelektüelin işlevini yerine getirmiyorsa, nedir kamusal entelektüelin işlevi?
Cemaatlere teslim olmaz
Ben bu soruya üç nokta ile cevap verebilirim: Birincisi, kamusal entelektüel hem toplumun genelgeçer hissiyatının dışında kalmayı beceren hem de toplumsal dinamiklere dahil olabilen kişidir. Yani hem dışarıdadır hem de içeride. Eleştirel olabilmek için biraz dışarıda, ancak etkili olabilmek için de biraz içeride olması gerekir. Zaten kamusal entelektüellerin zaman zaman eksantrik olarak görülmeleri de bu dışarı ve içeri arasındaki gidip gelmelerden kaynaklanır.
İkinci olarak, kamusal entelektüel topluma dahil olabilmeyi becerse de her şeyden önce ayakları yere sağlam basan bir bireydir. Zaten ancak sağlam ve sorumlu bir bireysellik ona hem dışarıda hem içeride olabilme olanağını verir. Kamusal entelektüel, ulusal marşların, bayrakların, antların ya da dini ritüellerin, kendilerinden çok var olma nedenleri ile ilgilidir. Ne milli ne de dini cemaatlere teslim olmaz. Ama Diyojen gibi toplumdan kopuk da değildir. Topluma bireyselliğini muhafaza ederek dahil olabilmeyi beceren kişidir. Üçüncüsü, kamusal entelektüelin son kertede işlevi insan özgürlüğüne ve -bununla zaman zaman bir tezat teşkil etse bile- eşitliğe olumlu katkıda bulunmaktır. Egemen paradigmayı altüst etmek öyle laf olsun diye değil, insan özgürlüğüne ve demokratikleşmeye olumlu bir katkıda bulunmak üzere yapılır. Kamusal entelektüelin sosyal bilimci olması şart değil. Tarihte, doğa bilimlerine olan katkılarını, toplumsal meselelere olan duyarlılıkları ile pekiştirmiş sayısız bilim insanı var.
Özetle, kamusal entelektüel resmi belleğin karşısındaki karşıt bellektir. Çünkü eleştirel düşünce bunu gerektirir. Kamusal entelektüel, içine dahil olduğu toplumda bir şeyler ters gittiği zaman bunu anlama çabası içine girer. Ona anlatılan hazır veriler ile yetinmez. Zaten yetinse idi, kendisini milliyetçi hissiyatın dışında konumlandıramazdı. Anladıklarını ise toplumla paylaşması son derece normal. Benim gibi Radikal İki sayfalarında yazan birçok kişi de bunu yapmaya çalışıyor. Eleştirinin eksik kaldığı, toplumsal vicdanın uyuştuğu anlarda buna dikkat çekmek, kamusal entelektüelin işlevi olmanın ötesinde hakkıdır da. Geçenlerde, Türkiye'de askeri ritüellerin yükselen görünürlüğünden duyduğum rahatsızlık ile yazdığım bir yazı, Radikal İki sayfalarında (18/11/2007) alışık olmadığım bir dil ile eleştirildi (eleştirinin de düzeyi yüksek olanı var elbette, bu anlamda Necmiye Alpay'ın yine Radikal İki'de yayımlanan -11/11/2007- ve aynı yazıma yönelik ince ve önemli bir detaya işaret eden eleştirisinin, düşünceme olumlu bir katkıda bulunduğunu da söylemek isterim). Ancak 18/11/2007 tarihli eleştiri, temelde bana askeri ve milliyetçi hezeyanlardan duyduğum rahatsızlığı neden dini cemaatleşmelerden duymadığımı soruyordu. Nasıl oluyordu da ben, herkesin milliyetçi hazları paylaştığı bir dönemde bunun dışında kalabiliyordum. Bu sorunun cevabını yukarıda verdiğimi düşünüyorum. Bu soruyu sorarken kullanılan üslup son kertede örneğin overlokçular bile Ankaragücü'nü tutarken benim niye bu takımı tutmadığım gibi saçma bir noktaya varıyor.
Böyle bir soru ile karşılaşmak beni şaşırtmadı. Ancak böyle bir soru ile Radikal İki sayfalarında karşılaşmak pek normal bir durum sayılmazdı. Türkiye'de yaygın medya zaten savaş tellallığını yeterince yaptı ve yapıyor. Sonuçta, fazla uzatmadım ve sadece memleketteki genel hissiyatın banal bir halinin yansıması ile karşı karşıya kaldığıma ikna oldum. Milliyetçi memleket baskısı da mahalle baskısı kadar bireyselliği törpüleyen bir olgu. Kitleselleşmiş, faşizan toplumlarda farklı olandan korkulur, benzer düşünmeyenler vatan haini addedilir. Eleştirel düşünenler entelektüel karşıtlığının bir yansıması olarak bilimsel olmamakla suçlanırken, milliyetçi ve dini cemaatlerin içinde kendini kaybedenler de bilimselliği tekeline almaya çalışır.
Bir hak olarak sivil itaatsizlik
Türkiye'de yaygın medyanın bunca savaş çığırtkanlığına rağmen savaş halinde olmayı kaç kişi istiyor, gerçekten? Bugün Türkiye'de savaş karşıtı olmak hâlâ bir haktır. Milliyetçiliğin derin kuyularından uzak durmayı tercih etmek, demokratikleşmenin savaş çığlıkları ile sekteye uğratılmasının karşısında durmak ve terörle mücadelede siyasal ve hukuksal alan içinde hareket edilmesini talep etmek de bir haktır. Tabii, eğer yanılmıyorsam bunları söylemek ve yazmak da haktır. Kamusal entelektüel, sivil itaatsizlerin en önde gidenidir. Toplumun vicdanı savaş çığlıkları ile uyuşmasın diye.