Karadayı Savcı Turgut'a karşı!

Karadayı Savcı Turgut'a karşı!
Karadayı Savcı Turgut'a karşı!
Hukuk sistemindeki yıpranmışlığı fark eden, kötü bir savcının şahsında adaletsizliğin nedenlerine işaret eden bir alt-anlatıya da sahip olan 'Karadayı', nostaljik bir dönem dizisi çekiliyormuş gibi yapılarak, muhtemel hukuki sorunlardan kendini ustaca kurtarıyor
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU* / Arşivi

Melodramın sınırlarını zorlayan yalın ve vurucu bir hikayesi (imkânsız aşk!) ve kocaman bir meselesi (adalet!) var ‘Karadayı’nın. İzlenme oranları bakımından geçen sezonun ‘Huzur Sokağı’yla beraber iki parlak işinden biri oldu, üstelik ‘Huzur Sokağı’nın izlenme oranlarında hafifçe bir gerileme başlamasına rağmen, reytingi sabit de kalsa izlenme payını artırmaya (yüzde 20’lerden 30’lara doğru) devam etti ‘Karadayı’. Bu başarının temelinde üç unsur belirginleşiyor. Bunlardan ilki, Yeşilçam mirasına olabildiğince yakın duran melodramatik bir senaryo yazımı; ikincisi, konuyu günümüzde varlığını sürdüren “adalet/ haksızlık” meselesiyle başarıyla ilişkilendirmesi ve son olarak, hikayeyi çok uzak olmayan bir tarihte (70’li yılların başlarında) geçirterek, dokunması kolay olmayan kurum ve kişileri (hukuk kurumu ve bir savcı) eleştirebilmesi. Konuyu biraz daha açalım.

Hayat dersleri

Yeşilçam’ın kendine özgü (“masalsı”), inanılmasa da hoşa giden bir hikayeleştirme tekniği ve kahraman yaratma refleksi vardı. Bu nedenle, dramdan çok melodramı tercih etti, müstehzi bir mizah yerine kaba komedide, toplumsal hicivde harikalar yarattı. Hikayeler hemen her zaman mantık hataları ve abartılarla dolu, imkansızlıklarla örülü ve olabildiğince sınıfsaldı. Kötülerin sosyal statüleri genellikle yüksek, iyilerinse hemen her zaman düşüktü. Göçerler, muhacirler, şehrin kenar mahallelerinde kendi yağıyla kavrulanlar, fakir ama onurlularla maddi nedenler ya da mevki itibarıyla güçlü olanlar arasında bitmez tükenmez bir mücadele anlatılırken, izleyiciyi “aşağıdakilerle” aynı ruh dünyasında birleştirmeye özen gösterdi bu sinema . Erkek kahramanlarına her zaman öncelik verdi, anneler hariç, genellikle sadece bir iyi kadın kahraman (Feride Hakim gibi bir “melâike”) yaratırken, ona aşık iyi bir erkeğin (Mahir Kara gibi) yanı sıra ona yardım eden birkaç iyi erkek karakter (Kibrit Komser gibi) daha yaratmayı refleks haline getirdi. Melodramını sürekli bir aile meselesiyle bağlantılandırdı, kötü ailelerin (özellikle, zengin aileler!) iyi çocukları da olsa sonları her zaman felaket olacaktı. Toplumsal statüsü düşük olanların aileleriyse çok daha birbirine bağlı üyelerden oluşuyor, onlar için esas felaket ailelerin dağılması, atasını, erkeğini kaybetmesiyle ortaya çıkıyordu.
“Sosyal” yanı olmayan bir devletin ikamesi “aile” olurken, haksızlığın, adaletsizliğin çaresi devletin polisinde, hukuk sisteminde değil mahallenin “delikanlısı”, kabadayısında aranıyordu. Örneğin çok daha “oyuncaklı”, modern senaryo diline rağmen ‘Ezel’ de temelde bir kabadayı dizisiydi. Bu nedenle, ‘Ezel’deki rolüyle kolayca hatırlanan Kenan İmirzalıoğlu’nun ‘Karadayı’daki mahalleyi koruyup kollayan “dayılığı” izleyiciye inandırıcı geldi, hatta babasının, yani “Kibar Nazif”in, yine ‘Ezel’deki dayıya benzer “radyofonik” sesi, teatral şiir okumaları, böyle bir kabadayının olup olmayacağı düşüncesine asla neden olmadı. Bir hafta Nâzım, diğer hafta Atilla İlhan, şiirler okuyup duruyor bu “namlı” kabadayı, mapushaneden ekran başındakilere “hayat dersleri” veriyor.
Masalsı anlatımın en önemli avantajı, mantık hatalarını da kolayca izale edebilmesi. ‘Karadayı’nın cinayete dair hikayesi bir dizi mantık hatasıyla başladı, halen de aynı minvalde devam ediyor. Kundura ustası Mahir’in sahte bir avukata dönüşüp “Salihleşmesi”, adliyede staj yapabilmesi, hukuğun diline “hemen” vâkıf olması, acemiliklerini, daha da önemlisi, sahte kimliğini Hakime Hanım’ın haftalarca fark etmemesini izleyici kafaya bile takmıyor. Melodramın, kahramanların his dünyasına odaklanan hikayenin gücü tam da burada, aşkla, sevinç ve hayal kırıklığıyla, acıyla, bunların “sahiciliğiyle” ilgileniyor sadece izleyici! Bir örnek verelim: Son bölümde, ona bir polis ordusuyla tuzak kuran sevdiceğini görünce kaçacağına, yanına gidip “sevdam, ister yâr ol ister yara, lütfûn da bâşım üstünde, kahrın da” diye başlayan bir tirad patlattıktan sonra, daha bir gün önce yarası açılma pahasına hastaneden kaçan (bu arada, Turgut’u da pataklayan), dikişleri patlayan bizim oğlan, bir çita gibi duvardan atlayıp polisten kurtuluverdi!

Günümüz meseleleri

Gelelim işin günümüzü ilgilendiren kısmına. Herkesin haksızlığa uğradığını düşündüğü bir yer Türkiye , bu nedenle suçsuz yere hapse atılması kimseyi şaşırtmadı Kibar’ın. Oğlunun, ailenin “direğini” kurtarmak için “sahte” avukat olması da kimseye tuhaf gelmedi. Hakime Hanım’la yaşadıkları aşkın “imkânsızlığı” da kimseleri üzmedi. Tüm bu masalsı anlatının bugüne bağlanan, sahicilik unsurunu oluşturan Turgut’tan başkası değil. İyi ile kötünün hikayesi böylece can buluyor. Kötücüllüğün, entrikanın şahikasında dolanan Turgut’un “mesleğini” günümüz meselelerinden soyutlayamayız. Ekranda kötü gösterildiklerinde “meslek grubumuza” hakaret ediyorlar diyenlerden bolca bulunan bu memlekette, “devletin savcısının” böyle resmedilmesine ses çıkarılmaması sizce tuhaf değil mi? Bir yanda, son yıllarda birçok habere konu olan hakim, savcı atamaları; öte yanda, “Ergenekon” ve benzeri gibi davalar.
‘Karadayı’, hukuk sistemindeki “yıpranmışlığı” fark eden, kötü bir savcının şahsında “adaletsizliğin” nedenlerine işaret eden bir alt-anlatıya da sahip. Üstelik, “nostaljik” bir dönem dizisi çekiliyormuş gibi (yazıyor! yazıyor!) yapılarak, hikayeyi 70’li yıllarda geçirerek, muhtemel hukukî sorunlardan kendini ustaca kurtarıyor. Böyle savcılar, hukukçular belki o dönemlerde vardı ama, artık yok! Temizlendi! İçiniz rahatlamıştır herhâlde.
* Bahçeşehir Üni.