Kaybolmamak için kayıp şehirde

Kaybolmamak için kayıp şehirde
Kaybolmamak için kayıp şehirde

İlker Kaleli ve Gökçe Bahadır, Kayıp Şehir de.

İnsanı asıl ümitlendiren, 'Kayıp Şehir' proje tasarımındaki ismin, Tomris Giritlioğlu'nun yakın tarihimizin saklanan, örtülen hakikatlarını kurcalamadan edemeyen cesareti ve hassasiyeti
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU - orhantekelioglu@gmail.com / Arşivi

Türkiye ’nin göçle şekillenen metropollerine kültürel anlamda damgasını vuranlar her daim göçerler, genellikle çevre semtlere yerleşen yeni göçmenleridir. Binbir neden ve meşakkatle şehirlere göç edenlere, şehrin merkezindekilerin pek de iyi gözle bakmadıklarını biliyoruz. İstanbul gibi son 50 yılda nüfusu on kattan fazla artan bir şehirde, “hasbelkader” (espri olsun diye yazıyorum, tabii ki yükselmenin kaderle falan ilişkisi yok) merkeze yerleşenlerin en iyi ihtimalle iki kuşak öncesinin göçerleri olduğunu asla unutmamamız gerekiyor. Göçün asla bitmediği, hatta anbean artarak sürdüğü bu şehrin yoksul semtlerinde yaşananlara dizi anlatıları yoluyla “bakmanın” vakti gelmemiş miydi? Bu sezon, bu minvalde iki dizinin (Kayıp Şehir ve Ağır Roman Yeni Dünya ) şehrin merkezinde de kalsa, yaşayanlarıyla çevre kültürünü temsil eden iki mahallede geçmesi ve şehirde varolma meselesine “oradakilerin” gözünden ve sosyolojik bir derinlikle bakmasının, dizi anlatılarındaki çeşitlenme bakımından sektör için ciddi bir açılım olabileceği düşüncesindeyim. Bu dizilerden Ağır Roman’da, çevre mahallelerinde yaşayanların (merkeze taşınamayan, “yükselemeyenlerin”) dünyasına bakılırken, mahallerin içinde olduğu güncel bir tehdite, “kentsel dönüşüm” olarak isimlendirilse de aslında bir “mutenalaştırma” olan sürece dikkat çekilerek, diziye ilham veren Metin Kaçan’ın romanındaki odak değiştirilmiş de olsa, dizi ile güncel endişeler hemhâl olabiliyor.

Klişeden uzak karakterler
Kayıp Şehir’de ise, sinema meraklılarının hemen fark edeceği Luchino Visconti’nin Rocco ve Kardeşleri filminden ilham alındığı fark edilse de, anlatı, ülkemizde de yaşanan benzer bir sürece (savaş ertesinde, Güney İtalya’nın yoksul bölgelerinden kuzeydeki zengin sanayi şehirlerine yönelen göçe) işaret ettiğinden, dizinin derdi izleyiciler için pek de “ecnebi” kalmıyor. Kayıp Şehir senaristleri anlatıyı ustaca uyarlıyor, başarıyla yerelleştiriyorlar. Örneğin, filmde boksör olan Rocco ve kardeşi, Türkiye gerçeğinde mahalli ligde oynayan yetenekli futbolcuya (İrfan) dönüşüyor, Sicilya’dan göç eden aile ise Karadeniz’den geliyor. Ayrıca, şehre göç edenlerin sadece “Doğulular” gibi resmedildiği, ayrımcı ve negatif bir dille anlatıldığı berbat dizilerden sonra, kocasını yitirmiş de olsa “erkekleşmeden” sağlam durabilen bir kadının (Meryem) başlarında olduğu altı çocuklu bir aileyi görmek insanı sevindiriyor. Sadece anne mi, evin kızı Seher de, giriş katındaki komşu kızı Zehra da izleyiciye ümit veren, içini ısıtan karakterler. Yine de, kadınlar bahsinde dizinin zirve noktasının, kolayca klişe tuzağına düşülebilecek bir rolü, bir fahişeyi ete kemiğe büründüren, Aysel karakterini derinleştirerek canlandıran Gökçe Bahadır olduğunu teslim etmeliyiz. Bir futbol kulübünün başında olan ve Aysel’e kafasını iyice takmış tipik bir maçoyu (Ethem) canlandıran Uğur Polat’ın da Bahadır’a çok yardımcı olduğunu söylemeden geçemeyiz. Böylece, dizinin en önemli aşk ve kıskançlık üçgeni de İrfan, Ethem ve Aysel arasında kurulmuş oluyor. Yine de, gerilimli ilişkileri öne çıkarılan bu üç insan ve içlerindeki en “güçsüz” karakter olan, başı bir türlü dertten kurtulamayan İrfan’ın, ekran başındakiler için zamanla ciddi bir inandırıcılık sorunu yaratabileceği kanısındayım. İrfan, dert çekmeye ahdetmiş bir “serseri mayın” misali anlatının her köşesinden el sallıyor. Kayıp Şehir’i, mebzul miktarda örneği olan, klişelerle örülü dizilerle özdeşleştirmediğimden yazmak zorunda hissediyorum: İrfan ile Aysel’in aşkını alevlendirmek için bu kadar “belaya” gerek yok.

Ve diğer ötekiler
Kayıp Şehir anlatısındaki bazı yeniliklere işaret etmeden geçemeyiz. Örneğin, mahallede parfüm satan Daniel sayesinde ve ilk kez, diziler dünyasına bir başka göçmen gerçeği eklemlenebiliyor. Afrika’dan Avrupa’ya gitme ümidiyle kopup gelen ama Avrupa’ya gidemeyen, ülkemizde yaşama tutunmaya çalışan siyahları ve onların başlarına gelenleri, bir tokat gibi çarpıyor suratımıza Kayıp Şehir. Birazcık vicdanımız varsa, Festus Okey’in kimliğini ve başına gelenleri unutmamak zorundayız. Daniel’in kafasına atılan taş, Seher’le “imkansız” yakınlaşmaları dizinin sosyolojik derinliğini artıracağa benziyor. Yine, alt kattaki “Doğulu” olduğu sezilen ama aksanlı “konuşamadıkları” için nereli oldukları anlaşılamayan ailenin kızı Zehra ile “Karadeniz çocuğu” Kadir arasında, “kültürel gerilimlerle” örülü bir yakınlaşmanın da ilginç olabileceğini düşünüyorum. Zaten beni asıl ümitlendiren, Kayıp Şehir proje tasarımındaki ismin, Tomris Giritlioğlu’nun yakın tarihimizin saklanan, örtülen hakikatlarını kurcalamadan edemeyen cesareti ve hassasiyeti. Ekrandaki popüler kültür anlatılarına derinlik katan bu cesur ve tutarlı yaklaşımın, Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur Mu? ve Kasaba gibi özgün ve yenilikçi dizilerde bir nebze olsun fark edildiğini düşünüyorum. Kayıp Şehir’in de böyle bir derdi olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Gerçek bir Yeşilçam emektarı olan ve diziler dünyasında nihayet yer alabilen Ahmet Mekin’in çoğunlukla “susarak” canlandırdığı İsmail Dede karakterinin, yakın tarihimizin unutturulmaya çalışılan bir başka ayıpla izleyiciyi yüzleştireceğini belki siz de fark ediyorsunuzdur. Neden siren seslerine dayanamıyor, duyduğu an başına ağrılar saplanıyor, yüzünü, gözünü kapıyor İsmail?
O fakir mahallenin, daracık sokağındaki apartmanı tekrar bir düşünün. En alt katta Kürt bir aile, orta katlardan birinde Karadenizli göçerler, en üstteyse bir fahişe. Ayrıca, zabıta gelince apartmanın boşluğuna sığınarak parfüm tezgahını kurtarmaya çalışan bembeyaz dişli, kapkara tenli bir “sığınmacı”. Dizinin “kaybedenleri” şimdilik bunlar gibi de görünse, ancak çok daha sonra kimin “kalıcı”, kimin “geçici” olduğunu öğrenebileceğiz. Sezen Aksu’nun dizideki şarkısında söylediği gibi: “Gurbet de bu şehirmiş, sıla da. İstanbul yokmuş meğer, bundan başka.”
* Bahçeşehir Üni.