Kekik, lavanta, fesleğen, ıtır...

Evin girişinde, iyi bakmasını bilmediğimiz için gereğinden fazla büyümüş, eğilmiş ve çirkinleşmiş olan lavanta bitkisini parmaklarımın arasında her sıktığımda çıkardığı kokuyu içime çekiyorum.
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

Evin girişinde, iyi bakmasını bilmediğimiz için gereğinden fazla büyümüş, eğilmiş ve çirkinleşmiş olan lavanta bitkisini parmaklarımın arasında her sıktığımda çıkardığı kokuyu içime çekiyorum. Uzun süre parmaklarımda kalıyor bu koku. Ezilmişlikten, kaybetmişlikten türeyen bir güzelliğin simgesi gibi. Hemen yanıbaşındaki muzaffer çam ağacı ise iktidarın, kazanmanın simgesi gibi dimdik duruyor. Eminim onun da zayıflıkları var ama lavantanın yanında pek bir haşmetli ve galip görünüyor. Lavanta ezildikçe güzel kokuyor. Herhalde havanda dövsem bütün evi güzel kokutacak. Ondan kazanmak ve kaybetmek adına öğrenilecek şeyler var sanırım. Türkiye'de yaşayan insanların "kaybetmek" duygusu ile sürekli olarak halleşmeleri gerekiyor. Kolay değil haksızlıkla, adaletsizlikle, bastırılmışlık duygusu ile gündelik olarak uğraşmak. Birçok genç kız aileleri tarafından okula gönderilmiyor, gençler çocukluklarından beri hayalini kurdukları mesleklere yönelemiyorlar, üniversite mezunları işsizlikten mustarip. Aşk bile yasaklanabiliyor, âşığına kaçan kadınlar sokak ortasında namus uğruna öldürülebiliyor. Ne bileyim, en basitinden, gitmek isteyebileceğiniz bir konserin bile yasaklanabildiği bir ülke burası. Türkiye'yi teslim alan neoliberal dalga "kaybedenlere", "ne yapalım siz de daha çok çalışsaydınız" mesajını veriyor. Oysa çalışıp da kaybedenler öylesine çok ki bu ülkede. Kimi zaman bir başkasına yapılan torpil, kimi zaman cinsiyet ayrımcılığı, kimi zaman sizin dışınızda gelişen bir yanlışlık, kimi zaman da sadece siyasal tercihler, aslında çok çalışanların da kaybedenler arasına karışmasına neden oluyor.
Türkiye'de bazı insanlar, her şeye rağmen tünelin ucunda ışık görebilecek kadar pozitif enerji ile yüklüler. Türkiye'nin gündelik kaybetmelere rağmen "kayıp" bir ülke olmaması için sabırla, özveriyle çalışmaya devam ediyorlar. Onlar adeta kaybetmeye alışkınlar ve insanı hayrete düşüren bir tevekkülle yollarına devam ediyorlar. Her karşıma çıktıklarında bu insanlara şapka çıkarıyorum, çünkü gündelik kaybetmelere teslim olamayacak kadar umutlular. Adeta bir jeneratör gibi, elektrik kesildiğinde ışık üretmeye devam ediyorlar. Kaybetmeler ülkesinin umutlu insanları onlar... Canla başla çalışmaya devam ediyorlar. Tarlada gelincik gibiler. Onlar kaybetseler bile güzel kokacaklar, buna şüphe yok. Bedri Rahmi'nin çocukluğumda okuduğum ve yaşamımda çok etkili olmuş dizelerinde dediği gibi:
'Marifet hiç ezilmemek bu dünyada,
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel kokmak
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Fesleğen misali
Itır misali
İsâ misali
Yunus misali
Tonguç misali
Nâzım misali'
Güzel kaybetmek
Özetle, marifet ille de kazanmak değil, güzel kaybetmeyi bilmek; kekik, lavanta, fesleğen, ıtır misali. Ezilsen de, kaybetsen de güzel kokmak. Toplumca kazanmaya odaklandığımız bugünlerde bunu hatırlamak önemli. Oysa bazıları çirkin kaybediyor; kaybettikten sonra oyunun kurallarını değiştirerek kazanmaya çalışıyorlar. Galiba en çirkin kaybedenler iktidarından en emin olanlar oluyor. Onların ne yapacakları hiç belli olmuyor. Şiddete bile başvurabiliyorlar. Hukuk devletinin varlığına gölge düşürüyorlar. Velhasıl, iktidar şişede durduğu gibi durmuyor. İçenin aklını başından alıyor; içkisi bitenin ne yapacağından korkmaya başlıyoruz. Türkiye'de demokrasinin devamı, kaybedenlerin güzel kokmaya en azından çalışmaya başlamasına bağlı gibi görünüyor. İnanın güzel kaybetmek mümkün ve belki de en büyük marifet bu. Örneğin ABD'de Başkanlık seçimlerini George W. Bush'a üstelik de şaibeli bir şekilde kaybeden Al Gore "güzel kaybeden"lerden. Bir kenara çekilip, süklüm püklüm şikayet etmektense (ki ABD'nin belki de en fazla yolsuzluk karışmış seçiminin mağlubu olarak bunu yapmaya bence epey hakkı vardı) "küresel ısınma" gibi dünyanın geleceğine pozitif katkıda bulunacak bir konuyu gündeme taşımak için canla başla çalışmayı seçti. Dünyaya pozitif katkı açısından bakınca Al Gore, George W. Bush'tan çok daha önemli ve kalıcı bir şekilde tarihe geçecektir. Güzel kaybedenlere sayısız örnek bulmak mümkün. Ancak benim son zamanlarda aklımı en çok başımdan alan örnek son yılların en iyi Fransız filmlerinden birinde resmediliyor. Jacques Audiard'ın yönetmenliğini yaptığı filmin adı: De Battre Mon Coeur S'est Arreté/Kalbimin Atladığı Nota. Film, 2005'te Berlin'de ödül (Gümüş Ayı) almış.
Filmde oldukça maço ve mafya bağlantıları olan bir adam ile konser piyanisti bir annenin artık 28 yaşına gelmiş olan oğullarının yaşadığı çelişki sergileniyor. Anne öldükten sonra, o zamana kadar piyano eğitimi gören oğlanın piyano ile ilişkisi kesiliyor. Babası gibi, temelde adam dövme, korkutma gibi yöntemlerle emlak işinde tutunmaya çalışan genç bir adam ile tanışıyoruz. Ancak bir tarafı hâlâ hep piyano çalmak istiyor. Bir yandan adam dövmeye devam ederken, bir yandan da Çinli bir genç kadın piyanistten yeniden piyano dersleri almaya başlıyor. Çinli kadın piyanist onu, hayatını değiştirebilecek bir elemeye hazırlıyor. Ama olmuyor işte, kadınsılık ve erkeksilik aynı şişede duramıyor ve eleme günü kalbi bir notayı atlıyor, iyi çalamıyor ve kaybediyor. Kahroluyorsunuz onun kaybedişini izlerken. Çünkü kazanırsa ne kadar iyi bir adam olacağını görüyorsunuz. Ama içinde yaşadığı toplum ona bu şansı vermiyor. Çok çalışıyor ama kaybediyor. Ama ne güzel bir kaybetmek! Bu kadar da güzel kaybedilir mi? (Niye güzel kaybettiğini artık söylemeyeyim ki filmi seyredenlere bekleyecek bir şey olsun -bu arada film artık sinemalarda oynamıyor ama DVD olarak bulmak mümkün.) Bu kadar maço, işi adam dövmeye vardırtan erkeksilikteki bir adam bu denli güzel kaybedebiliyorsa, hâlâ kaybeden erkeklerin güzel kokmasını umabiliriz gibime geliyor. Filmde güzel kaybeden maço adamı oynayan Romain Duris kesinlikle insanın zihnine mıhlanıyor. Kokusu burnunuzdan bir türlü gitmeyen kekik, lavanta, fesleğen, ıtır misali... Siyasete taraf olan, üniformalı ya da üniformasız devlet yetkilileri günü geldiğinde güzel kaybetmeyi becerip siyasetin üstündeki Demokles kılıcını kaldırabilecekler mi? Tam da bugün, Türkiye'nin önünde duran en önemli soru budur. Ne diyeyim, güzel kaybedenleriniz bol olsun.

* Ya da "Tuğrul Eryılmaz'ı kırmaktansa kafamı kırarım."