Kemalist ideoloji ve müstakbel Anayasa

AKP Mersin milletvekili, anayasa hukuku profesörü Zafer Üskül'ün, Anayasa'da "Atatürk milliyetçiliği ile Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığın" yer almamasının doğru olacağına ilişkin olarak dile getirdiği görüşler...
Haber: MEHMET MERDAN HEKİMOĞLU / Arşivi

AKP Mersin milletvekili, anayasa hukuku profesörü Zafer Üskül'ün, Anayasa'da "Atatürk milliyetçiliği ile Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığın" yer almamasının doğru olacağına ilişkin olarak dile getirdiği görüşler, kamuoyunda, "Kemalist ideoloji"nin anayasal konumu ve içeriği hakkında önemli ve yararlı bir tartışmaya yol açtı. Ancak tartışmanın, teknik boyutundan önemli ölçüde izole edilerek, kamuoyuna, birtakım slogan ve sav sözler üzerinden siyasi mesaj vermek amacıyla ideolojikleştirilmesi, her önemli mesele gibi bu konuyu da gerçek anlamıyla konuşmamızı önledi. 1982 Anayasası'nın mimarı Kenan Evren, Atatürk ilke ve inkılâplarının Anayasa'dan çıkarılması halinde, Türkiye'nin, temel dayanağını yitirmek suretiyle İran'a, Suudi Arabistan'a döneceğini ifade ederken, CHP lideri Deniz Baykal, "Seçim yeni bitti, dakika bir, gol bir" demekle, AKP'nin rejim açısından sorun üreten bir parti olduğunu ima etti.
Üskül'ün sivil anayasa tartışmaları çerçevesinde "Kemalist ideoloji" veya "Atatürkçü düşünce sistemi"ni, anayasal konumu bakımından kamuoyu gündemine yeniden getirmesi nedeniyle şu soruları sormak artık çok daha aktüel bir içerik kazandı: Kemalizm'i, Atatürkçülüğü ya da "Atatürkçü düşünce sistemini" bir ideoloji olarak mı, yoksa ortak, kurucu bir ulusal değer ve mitos zaviyesinden mi algılamalıyız? Şayet ideolojik bakış açısı esas alınacaksa bunun parametrik açılımlarının hangi düşünsel amentü üzerine bina edilmesi gerekir?
Atatürkçülüğün ideoloji olmadığını savlayanların dayandığı en temel gerekçe, ideolojilerin statik ve şabloncu, belirli düşünce kalıplarıyla olaylara yaklaşmayı gereksindiği, bunun ise bütün farklı dünya görüşleri üzerinde olması gereken milli birlik ve bütünlük kavramını oluşturan ortak ve kurucu ulusal değerlerin birleştirici özelliğine ters düştüğü hususudur. Dogmatik ve totaliter bir katı ideolojik anlayışı, ideolojilerin bütününe eşitlemekle malul ve nakıs bu iddiaya karşı öncelikle ifade edilmesi gereken gerçek; birer düşünce, inanç ve fikir sistemi olarak ideolojilere antipati duyan bir zihniyetin ne kadar demokrat olabileceğidir? Siyasetsiz ve ideolojisiz demokrasi olamayacağına göre, bu kavramlara karşı apriori olarak fobi geliştiren ve bunu fikirsiz ve absürd bir pragmatizmle kamufle eden apolitik bir düşünsel yaklaşımla ona bağlı pratiğin, depolitizasyonu esas alan otoriter ve giderek totaliter bir anlayışın değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramayacağı aşikârdır.
Mukaddes kitabı yok
Atatürk'ün bize dar bir ideolojik kalıp bırakmadığını özellikle vurgulaması, Kemalizm'i bütün dogmatik düşüncelerden uzak, bilimi ve aklı hedef gösteren, dinamik bir dünya görüşü olarak tanımlamamıza olanak veriyor. Gerçekten de Stalin, Hitler ya da Mussolini gibi dar ve bağnaz bir ideolog olmayan ve arkasında, izleyicilerini takip etmekle yükümlü tuttuğu bir "kitabı mukaddes" bırakmayan Atatürk'ün; faydacı, sivil ve demokratik bir modernleşme ideolojisine Batılılaşma üzerinden ulaşmak isteyen, özgül bir fikri hareketin kurucusu olduğu çok açık. Faşizm ve komünizm gibi dogmatik ideolojilerden farklı olarak, üyelerine metafizik güçler vehmetmeyen kurucu, aydınlanmacı, rasyonalist, realist, Cumhuriyetçi ama bir o kadar da esnek ve çoğulcu bir ideolojik harekettir bu. Öyle ki siyasi yelpazenin sağından soluna, merkezinden periferisine, liberalinden muhafazakârına kadar insan haklarına dayalı, sivil, demokratik ve seküler dünya görüşünün umdeleriyle bağdaşan bütün politik görüşlere sonuna kadar açıktır. "Çağdaşlaşma ideolojisi" olarak Kemalizm'in bünyesinde taşıdığı bu plüralist karakter, aynı zamanda onun ortak bir kurucu ulusal değer olarak bilincimizde ve kimliğimizde yer alabilmesinin de en büyük güvencesidir. Eğer Kemalizm çağdaşlaşma ideolojisi kapsamı dışına çıkarılarak, moderniteden mülhem üç temel ideoloji olan liberalizm, sosyalizm ve muhafazakarlığın siyasi ve/veya ekonomik politikaları arasında resmi tercihte bulunan, dogmatik, bütüncül ve katı bir ideolojik paradigma olarak anlaşılırsa, bu durum hiç şüphesiz, Kemalizm'in ortak bir değer olma vasfına zarar vermenin ötesinde, Türkiye'deki cari sistemin liberal demokratik karakterini de ortadan kaldırır. Anayasanın, ideolojik açıdan tarafgir olduğu bir ortamda, demokratik rekabet ve yarışma da anlamını yitirecektir. Kemalizm'e bu tür bir katı ideolojik görev yüklenmesi, onun aynı zamanda konjonktürel siyasi gelişmeler ışığında şekillenen birtakım eğreti devlet politikaları açısından araçsallaşması anlamına da gelecek ve "hangi Kemalizm" sorusunun ortaya çıkmasına yol açacaktır.
Doğru tanım
Özelleştirmeleri Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı bularak iptal eden yüksek mahkeme kararlarına esin kaynağı olan 1930'ların devletçi Kemalizm'i mi, 1940'ların korporatist ve otoriter Recep Peker Kemalizm'i mi, 1960 ve 70'lerin komünizm düşmanı Kemalizm'i mi, yoksa 1990 ve 2000'lerin her taşın altında irtica emaresi arayan, pür pozitivist Kemalizm'i mi? "Muasır medeniyetler seviyesine ulaşma" dinamik ideali anlamında Batı vokasyonunu esas alan bir Kemalist ideolojinin, bu özelliğinin hukuken açık bir şekilde tanımlanması kaydıyla, yapılacak yeni anayasada yer almasında herhangi bir beis yok. Aksine köklü anayasal geleneğe sahip demokrasilerdeki anayasal metinlerde, kurucu babalara ve değerlere atıfta bulunulmasının yaygın bir uygulama olduğu gözönünde bulundurulursa, sosyal entegrasyonun henüz tamamlamamış Türk toplumunda; bayrak, vatan ve kurucu felsefe gibi ortak değerlerin referans gösterilmesinin zorunluluğundan bile söz edilebilir. Ancak bu bağlamda önemli olan Kemalist düşüncenin nominalist bir anlayışla yapılacak yeni anayasada nasıl isimlendirileceği veya hangi ölçüde yer alacağı değil fikri kökleriyle, tarihi, sosyolojik ve siyasi dayanaklarının ortaya konularak, günümüz koşullarında bu soyut kavramlardan hangilerine, ne tür bir zihniyet üzerinden hukuki anlam verileceğinin net bir şekilde tartışmaya açılmasıdır. Yoksa Kemalizm veya Atatürkçülük terimleri yerine "Atatürkçü düşünce sistemi" veya "Atatürk ilke ve İnkılâpları" denmesi eğer bilinçli bir tercih ise bunun fazla bir anlam ifade etmediğinin belirtilmesi gerekiyor. Çünkü "Kemalizm", "Atatürkçülük", "Atatürkçü düşünce sistemi" veya "Atatürk ilke ve inkılâpları" kavramları aynı bütünsel düşünce açılımını tarif ettikleri oranda, bunlar arasında derinlikli bir felsefi ayrım yapmanın anlamlı olduğunu iddia etmek zorlama bir yorum olsa gerek. Dolayısıyla bütün bu biçimsel ve sığ polemiklerin üzerinde sorulması gereken esas soru şu olmalı: Şehirleşme, sanayileşme, eğitim, meslekleşme, ticarileşme, devletten bağımsız girişimci bir orta sınıfın oluşması, dışa açılma, iletişim ve ulaşımın gelişmesi gibi modernizasyonun önemli; reel sosyo-ekonomik aşamalarını kat etmede ciddi başarılar gösteren Türkiye'nin, modernleştirmeci Kemalist ideolojiyi, bu yeni dönemin sivil ve demokrat bakış açısının uzun erimli ve çağdaş verileri ışığında, yeniden yorumlayıp, hayata geçirebilecek bir zihniyet olgunluğuna ulaşmasının vakti hâlâ gelmedi mi?

MEHMET MERDAN HEKİMOĞLU: Doç. Dr., Muğla Üni., öğretim üyesi