'Kendim için değil, ülkeme hizmet için'

Önümüzdeki genel seçimde elverişli bir mevzi kapıp parlamentoda yer alabilmek için aday adayları arasında bir süredir yarış var. Temsili demokrasi, seçmenlerin, kendilerini yönetmeye aday temsilcileri özgürce seçmeleri esasına dayanır.
Haber: AYDIN CINGI / Arşivi

Önümüzdeki genel seçimde elverişli bir mevzi kapıp parlamentoda yer alabilmek için aday adayları arasında bir süredir yarış var. Temsili demokrasi, seçmenlerin, kendilerini yönetmeye aday temsilcileri özgürce seçmeleri esasına dayanır. Oysa biliyoruz ve de umarsızca yakınıyoruz ki, parlamentoda bizi temsil etme savında olacak kişileri iki, üç ya da dört partinin genel başkanı belirlemiş olacak.
Temsili demokraside, yurttaşların parlamentoda temsili, benzer görüştekilerin biraraya gelerek oluşturdukları partiler aracılığıyla gerçekleşir. Bu nedenledir ki, belirli bir görüşü temsil edeceği varsayılarak seçilmiş olan kişi, seçildikten sonra farklı bir görüşü temsil eden bir başka partiye yöneldiğinde, kendisine oy vermiş seçmenleri bir anlamda "aldatmış" sayılabiliyor. Nitekim bazı ülkeler, seçildikleri partiden ayrılan milletvekillerinin aynı anda temsil görevlerinin de düşmesini yasaya bağlama yoluna gidiyorlar.
Parlamenterlerin parti değiştirmeleri Türkiye'de çok sık görülen ve bu nedenle neredeyse kanıksanmış bulunan bir olgu. Nitekim 22. dönem TBMM'de 35 milletvekili parti değiştirdi. Bunlardan biri dört kez, birkaçı üç kez parti değiştirdi. Seçim barajına takılarak milletvekili çıkaramayan ANAP, transferler sayesinde sonradan 20 milletvekiline sahip olarak grup kurmayı bile başardı. Vaktiyle bu yollarla hükümetlerin bozulup yenilerinin kurulduğuna da tanık olduk. Bu olgu aslında pek çok başka ülkede de görüldü. Ancak, Türkiye'de edindiği kapsamı ve "olağanlık" görüntüsünü yine de başka hiçbir ciddi demokraside edinemedi.
Bu seçim öncesinde de bir başka benzer olgu var. Günümüzde iktidara oynayan siyasal partiler, artık tam anlamıyla bir ideoloji ve onunla bağlantılı bir program ekseninde örgütlenmiyorlar. Bunlar, farklı dünya görüşlerine sahip insanları kendilerine çekmeye yönelik pragmatik değer taşıyıcılarına dönüşüyorlar. Politoloji literatüründe "catch-all" veya "big tent" diye de anılan bu partilerin, seçmen tabanlarını genişletmek için, o tabanın oyunu çekebilecek aday prototipine ihtiyaçları var. İşte bu nedenle, bazen geleneksel etki alanlarının dışındaki alanlarda "aday avına" çıkıyorlar. Ancak bunun da bir sınırı olmalı ve ölçüsü kaçırılmamalı.
Ülkemizde bu seçim öncesi dönemde özellikle dikkati çeken "ayartma/ayartılma" furyası da işte bu "trend" ile bağlantılıdır. Bazı milletvekili adayları, kendilerine seçilme şansı sunan partilerde yer alabilme yolunda siyasal geçmişleriyle bağdaştırılması olanaksız yönlere savruluyorlar. Bu aşamada, siyasal etik sınırlarını zorlayan bir durumun varlığı ortadadır. Kimi kişi, tüm siyasal geçmişi boyunca oluşturduğu birikimin ve bu doğrultuda ürettiği söylem ve eylemin tersi yönde bir anlayışa birdenbire angaje oluveriyor.
Eski Fransız politikacılarından Edgar Faure, "Sorun fırıldakta değil, onu döndüren rüzgardadır" diyor. Kuşkusuz ki, bu tür dönüşlerin arka planında rüzgarın etkisi, yani ikbal olasılığına yöneliş esas etkendir. Ne var ki, dönen kişi tutumunu rasyonalize etme çabasına giriyor. Davranışını, etik açıdan "kabul edilebilir" diye düşündüğü rasyonel bir gerekçeye dayandırmaya çalışıyor.
Gerekçeler
Örneği, Faure'un ülkesi Fransa'dan verelim. Yılların sosyalisti Kouchner, Cumhurbaşkanı seçilen sağcı Sarkozy'nin kurduğu kabinede Dışişleri Bakanlığı'na getiriliyor. Biafra'dan, Kosova'dan, Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünden bildiğimiz Kouchner'in de gerekçesi şu yönde: "Ben solcu olmayı sürdürüyorum. Esasen hep dünyaya açık bir solu savundum. Sağcılarla çalışmayı kabul edince mevcut görüşlerimi yadsımış olmuyorum. Esasen dış politikanın sağı solu olmaz; önemli olan ülkenin çıkarlarını savunmaktır. Aslında Başkan'ın bana güvenerek bu görevi vermesi çok önemli bir açılımdır. Zaten sol da açılımdan yana olmak değil midir?"! Son günlerde Türkiye'de de soldan sağa ya da sağdan sola çark ederek o güne değin muhalifi oldukları partilere katılanların gerekçeleri ve yeni partilerine armağan ettikleri "bağlılık nutukları" bu argümantasyona benzer öğeler içermiyor mu?
Fransa'dan bir başka örnek, seçim kampanyasına Sosyalist aday Royal'in ekonomi danışmanı olarak başlayıp soluğu rakip Sarkozy'nin yanında alan Besson'dur. O da Sarkozy hükümetinde yer buldu. 14. Louis'nin, her işine geldiğinde saf değiştiren De Savoie'yı yermek için söylediği "o, hiçbir savaşı başladığı saflarda bitirmedi" deyişi bugünlerde Besson için kullanılıyor.
Kuşkusuz ki, bizdekilere, örneğin Erdoğan'ın bizzat götürdüğü "öneri", Besson'a da bizzat Sarkozy tarafından yapıldı. O da lider tarafından "onore" edildi. Mesela bizimkilerin kıymetini bilmeyen CHP gibi, Fransız Sosyalist Partisi de onun değerini bilemedi. Ayrıca bizimkiler de, Besson gibi, belki artık sözgelimi AKP bünyesinde önemli bir konuma getirilerek ödüllendirilebileceklerdir. Yapılmış çağrıya uyarak çark eden kişi yeni partisinde "icraat" yetisine kavuşabilecek. Ancak, içine girdiği partinin ya da hükümetin ana doğrultusu üzerinde ciddi bir etkiye asla sahip olamayacaktır. Bir kesim seçmeni şaşırtmak ve ayartmak amacıyla yerleştirildiği vitrindeki görüntüsünün yanıltıcılığı iç karartıcı. Ne var ki, ilgili kişi, artık yeni aidiyeti sayesinde, kendisinden o zamana değin esirgeniyor olan siyasal işleve kavuşacağı için mutludur. Alet olduğu aldatıcı oyunu görmezden gelmeyi ve de yön verici mekanizma ve süreç içindeki edilgin rolü üzerinde pek de düşünmemeyi yeğlemesi doğaldır.
Saptanan o ki, bazı politikacılar bayraklaştırageldikleri görüşlerin aksi istikametindeki anlayışları savunan partilere bir anda yönelebiliyorlar. Bu türden politikacılar, kendilerini "yol gösterici" olarak kabul etmiş olan kimi seçmenlerin kafasını karıştırarak, siyasal evreni kaotik duruma getiriyor. Seçmenler şaşırıyor ve siyaseti, fikirlerin ötesinde, adayların kişisel çıkarlarının çarpıştığı bir arena gibi görmeye başlıyorlar.
Etik açıdan kuşku götüren bu davranışları "bireyin özgürlüğü" kılıfına sokmak ise bir başka etiksizlik olarak beliriyor. Politikacının, muhalifi olageldiği partinin saflarına katılacak ölçüde keskin bir viraj alması, ancak belirli bir "gri" döneme yayılan ve izlenebilir bir değişim süreci bağlamında makul karşılanabilir. Üstelik de bu, "aslında ben değişmedim, kendim için bir talebim yok ancak ülkeme hizmet için yeni partim..." türünden eylemle çelişen ve inanılırlığı düşük bir söylemle hiç mi hiç yapılmamalıdır.
Yineleyeyim. Her politikacı, tercihlerinde ve hatta ani tercih değişikliklerinde kuşkusuz ki özgürdür. Ancak, bilelim ki, parti liderlerinin "ayartıcı" çağrılarının sıradanlaşması ve de "U-dönüşü" özgürlüklerinin adaylarca sık kullanılıyor olması, siyaseti ve siyasetçileri inanılır ve güvenilir olmaktan çıkarıyor.

AYDIN CINGI: SODEV Başkanı