'Kendimizi bilmek'le başlayan yazar

Sağlığında "sükut suikastına kurban" ettiğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), "kalanlara selâm olsun" diyerek bu dünyadan gideli 45 yıl oldu (ölümü, 22 Ocak).
Haber: HASAN ÖZTÜRK / Arşivi

Sağlığında "sükut suikastına kurban" ettiğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), "kalanlara selâm olsun" diyerek bu dünyadan gideli 45 yıl oldu (ölümü, 22 Ocak). Sanatkâr ve akademisyen kimliğiyle yaptıklarının/ yazdıklarının ilgi görmediğinden yakınan Tanpınar, yazdıklarının önemli bir bölümünü de "kitap" bütünlüğüyle göremeden gitti. Ölümüne çok yakın zamanlarda tuttuğu anlaşılan günlüğüne "Edebiyatı, memleketin bugünkü vaziyetinde bu kadar ciddiye almamalıydım. Türkiye'de her şey politika meselesi. Sağ taraf beni kâfi derecede kendilerinden, kâfi derecede inhisarcı, kâfi derecede cahil görmüyor. Sol bana düşman. Benim kültür seviyemde olanlar ise Frenklerde benden iyisini buluyorlar" diye yazan Tanpınar, 70'li yılların ortalarında yazılarının kitaplaşması, bazı kitaplarının yeniden basılması, üniversitelerde ders konusu olmasıyla edebiyat çevrelerinin ilgi odaklarından biri, önemli bir kişidir artık. Çeyrek yüzyılı aşan bir süreden beri artan bir ilgiyle -belki de sevgiyle- okunan ve bunca yazının, kitabın, programın konusu olan Tanpınar, ölümünün 45. yılında, akademik kimliğinin biricik göstergesi '19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi' kitabının yeniden basılması (hzl. Abdullah Uçman, YKY, 2006) ve kitaplarını basan iki yayınevinin (Dergâh, YKY) anlaşmazlığının AHİM'e taşınmasıyla gündemdeki canlılığını sürdürüyor.
Yazarın 19 yaşındayken yayımlanan ve Musul'da kaybedilen anneyle ilgili anılardan derin izler taşıyan 'Musul Akşamları', yayımlanan ilk şiirdir. 'Şiirler' (1961) kitabı yayımlandığında ilk şiir 40 yıl eskidi ve Tanpınar'ın ölümüne sadece bir yıl kaldı. İlk gençlik çağından yıllar sonraki bir konuşmasında (1953), "Nesre daha evvel başlamak isterdim" diyerek çok vakit kaybettiğine üzüldüğünü belirtmek isteyen yazar, ilk öyküsü 'Geçmiş Zaman Elbiseleri' yayımlandığında (1936) yolun yarısını az da olsa geçmiş, olgunluk yaşına ulaşmıştı. İlk öykü kitabı 'Abdullah Efendi'nin Rüyaları' 1943'te; ikinci kitap 'Yaz Yağmuru' ise 1955'te yayımlandı. (İki kitap, yayımlanmamış başka öykülerin de eklenmesiyle 'Hikâyeler' adıyla 1983'te yeniden yayımlandı.) Bu iki ayrıntı onun yazma/eser verme konusundaki seçiciliğinin gözden kaçırıl(a)mayacak yönüdür.
Her alanda eser
Edebiyatın hemen her alanında eser veren Tanpınar, kişisel hayatındaki onca dağınıklığına karşın okur karşısına derli toplu çıkmaya özen göstermiş bir sanatçıdır. Beytülmalcı Sokak Gümüşçay Apartmanı'nda ve Narmanlı Yurdu'nda "her zamanki gibi içinden bir zelzele geçmiş gibi" duran çalışma odalarındaki ıstırabı anlayabilmek bir bakıma onca eserin derinliğine giden yolu aydınlatan ışığı görmektir. "Osmanlı ilmiye sınıfının romanı" 'Mahur Beste' (1944), yazarına "Onunla dünyaya açıldım. Benim son hocam bu romandır" dedirten 'Huzur' (1948), mütareke yıllarının romanı 'Sahnenin Dışındakiler' (1950), Cumhuriyet dönemi bürokrasisinin -yalnızca bürokrasinin de denilebilir- ironik bir eleştirisi 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' (1954) ve Tanpınar'ın ölümünden sonra onun müsveddeleri arasında bulunmuş ve eksiklikleri tamamlanarak yayımlanan 'Aydaki Kadın' (1987), büyük yazarın beş romanıdır. Şair, öykü ve roman yazarı Tanpınar, aynı zamanda usta bir denemecidir de. Sanatçı kimliğinin ürünü deneme yazılarıyla akademisyenliğinin göstergesi inceleme yazıları, şiir, roman ve öyküleriyle bir araya getirildiğinde onun "estet" kimliğinin ayrımına varılabilir. 'Tevfik Fikret' (1937), 'Namık Kemal Antolojisi' (1942) ve 'Yahya Kemal' (1962) bu bakış açısıyla okunmalıdır. 'Beş Şehir' (1946), Türk edebiyatına armağan edilmiş bir deneme kitabıdır. Öğrencilerinin ders notlarından oluşturulan 'Edebiyat Dersleri' (2002) ve 'Tanpınar'dan Yeni Ders Notları' (2004) gibi, ölümünden sonra gazete ve dergilerdeki yazılarından oluşturulan 'Edebiyat Üzerine Makaleler' (1969), 'Yaşadığım Gibi' (1970) ve 'Mücevherlerin Sırrı' (2002) adlı kitapları da her yeni okuyuşta yeni ufuklar açacak yoğunluktadır. İlk baskısı 1949'da yapılan 'XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi', sanatçı Tanpınar'ın akademik yetkinliğini göstermek bir yana, bizde benzeri yapıl(a)mayan bir çalışma örneğidir. Bütün bunların ötesinde, "insan mesuliyettir" diyerek söylemini insan üzerinde yoğunlaştıran bir büyük yazarın insan yönünü görebilmek için 'Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mektupları' (hzl. Zeynep Kerman, 1975) ve 'Tanpınar'dan Hasan Ali Yücel Mektuplar' (hzl. Canan Yücel Eronat, 1997) belki de diğer eserlerinden önce okunmalıdır.
Edebiyatımızın derin soluklu yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar, okuyan, duran, düşünen ve derinleştiren, "kendine ait bir masalı olan adam"dır. Dış dünyayı bir ressam gözüyle seyreden Tanpınar, iç dünyamızın derinliklerine usta bir define arayıcısının maharetiyle inmeyi başarır. Tanpınar'ı okuyanlar karşılarındakinin filozof mu, tarihçi mi, psikolog mu, müzisyen mi yoksa edebiyatçı mı olduğuna karar vermekte zorlanırlar. O, söyledikleriyle bizi şaşırtır, heyecanlandırır, bilgilendirir, bilmediğimiz dünyalara götürür, sonunda derinleştirir. Öğrencisi ve yakın çalışma arkadaşı Mehmet Kaplan'ın belirttiği gibi "Eroine alıştırılmış geniş okuyucu kütlesi için" derinleri kulaçlayan Tanpınar'ın yazdıklarının "okunması ve anlaşılması bir hayli güç"tür. Tanpınar seçicidir ve özgür iradenin dikkatiyle seçilmeyi bekler. Okurları, "okuduklarını devam ettirebilecekler" ve "okuduklarının doğrudan doğruya tesiri altında kalanlar" ölçüsüyle ayıran Tanpınar'ın, "eserimi benim ölçülerimle tenkit edebilecekler tarafından okunmak isterim" demesi anlamlı bir beklentidir.
Aşk, rüya, zaman
Aşkın, rüyanın ve zamanın şairi olan Tanpınar'ın yazılarında tarih, kültür, müzik, medeniyet değişimi, şehir kültürü, folklor, Doğu-Batı sorunu, eski-yeni çatışması, ölüm, gelenek, modernleşme, bürokrasi, güzel sanatlar, mazi, kadın, İstanbul, hayat, din, Paris vb. pek çok değer yan yana ve iç içe durur. Onun anlatımıyla "her şey yerli yerinde"dir. Ahmet Hamdi Tanpınar, politik/ideolojik kaygıları öne çıkarmayan ve bu arada "kahramanlık edebiyatı" taraftarı olmayan, buna karşılık çalışmayı iman haline getirmiş, doymak bilmez bir okurdur. Çevresindeki akademisyen takımının onu anlaşılmaz bulması zaman zaman da onunla alay etmeleri hiç kuşkusuz ona yetişememiş olmalarındandır. Bir eline Wagner'i diğer eline Dede Efendi'yi alan Tanpınar, "devam ederken değişmek, değişirken devam etmek"ten yana, bizim ve dışımızdaki dünyanın bilincinde olan bir yazardır. Yetiştiği toplumun tarihsel ve kültürel değerleriyle beslendiğinin farkında olan entelektüel sanatçı, Tanzimat devrinin yenilikçi aydını Şinasi'nin açtığı yolda yürürken/yürümesi gerektiğine inanırken aklını ve duygularını beraber(inde) yürütmeyi zor da olsa başardı. 'A'dan Z'ye Ahmet Hamdi Tanpınar' (YKY Kitap-lık eki, Ekim, 2003) kitapçığını hazırlayan Ekrem Işın'ın tespitiyle, "azla yetinmenin intikamını alırcasına zincirlerini kırmış bir hayal gücüne, basit ve sıradan olanın rüyasına yedi iklim padişahı edâsıyla kuruluverme becerisine ve hüzünlü bir çocukluğun mirasını hayatı boyunca koruyabilme sağduyusuna sahip" Hamdi Bey, "bu ülke için bir vicdan azabıdır. Bu insan bu ülkenin zihniyet tarihini yazdı. Her zaman bizi düşündü. Yalanladığımız kimlik krizinin yol açtığı tahribatı gösterebilmek için ruhumuza ilk aynayı o tuttu. Sonuçta birkaç neslin üstesinden gelemeyeceği bir mucizeye imza atmayı başardı." Bizse ona hiç de hak etmediği bir yalnızlığı ve ilgisizliği reva gördük. Üstelik onun, "kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlamıyoruz" sitemi bugünün entelektüeli için de geçerli iken. Şimdilerde Tanpınar çevresinde sürdürülen çalışmalar derinleşerek gelişiyor. Hemen her dergide Tanpınar'la ilgili yazıya rastlamak mümkün. Dergiler, dosya veya özel sayı hazırlayarak Tanpınar'ın birikimini okurlarına sunuyor. Tanpınar için kitaplar yazılıyor, programlar düzenleniyor.
Ölümünden 45 yıl sonra Ahmet Hamdi Tanpınar'ın özellikle yönelmemiz gereken iki yönünü vurgulamak istiyorum. Bunların ilki, 1939'daki bir yazısında "Ufak bir zevksizlik, devrin büyük eşeklerini zirveye çıkarır" tespitiyle, bugünlerde gerçek sanat/edebiyat eserlerinin yerini medyatik zırvaların kuşatacağına işaret etmiş olmasıdır. Belirtmek istediğim ikinci nokta, 1947 tarihli 'İş ve Program' başlıklı yazısında, bugünün bürokrat ve siyasetçilerini kıskandıracak üslupla "Bugün Türk Cumhuriyeti kendi başarılarını tamamlayabilecek, yarının üzerinde yürüyebileceği geniş ve ana yolu açacak durumdadır. Fakat bu tek başına ve kolay olmaz. İki asrın bozduğu, şartlarının çoğu dünyaya bağlı bir halihazır sistemini yeni baştan düzeltmek bir günün işi değildir. Ne de irticali heyecanların, ani kararların işidir. Bu geniş, bütün milli hayatı içine alan bir program ve bu programı doğuracak olan kendimizi ve dışarıyı tanımak işidir" diyen Tanpınar'ın, Paris'ten yazdığı 1960 tarihli bir mektubundaki "Tek ümidimiz Avrupa birliğidir" cümlesiyle gösterdiği öngörüdür.
İlahi Tanpınar!.. "Benden sonra yaşayacaklar için kendilerini kıskandığımı söylerdim" diyerek gidişin niye? Bilesin ki "adınızı soran arayan var". Ancak edebiyat adına seni kıskandıracak bir şey yapamadık, ne yazık ki. Biliyor musun, 'hâlâ kendimizi ciddiye alamadık'.
HASAN ÖZTÜRK: Rize Anadolu Öğretmen Lisesi edebiyat öğretmeni