Kentsel dönüşüm ve orta sınıf

Fatih Belediyesi halihazırda 750 küsur hanenin yaşadığı ve Sulukule mahallesini de kapsayan büyük bir kentsel alanı yeni tabirle 'dönüştürmeye' hazırlanıyor.
Haber: ASU AKSOY / Arşivi

Fatih Belediyesi halihazırda 750 küsur hanenin yaşadığı ve Sulukule mahallesini de kapsayan büyük bir kentsel alanı yeni tabirle 'dönüştürmeye' hazırlanıyor. Hanelerin büyük bir çoğunluğu kiracı konumunda ve ev sahiplerinin çoğu mahallede oturmuyorlar. Surdibi'nde yer aldıklarından şimdiye kadar tadilat ve apartmanlaşma izni alamayan konutlar derme çatma, ev sahipleri konutlarına yatırım yapmamış. Ekonomik faaliyetler sınırlı, mahallenin yatırım çekme potansiyeli bu haliyle yok. O zaman ne oluyor da yıllarca kendi kaderine terk edilmiş mahalleye belediye şimdi el atmaya karar veriyor? Belediye nasıl oluyor da bütün binaları yıkıp yerlerine modern villa tarzı 550 konut yapmak ve bu süreci hızlandırmak için acele kamusallaştırmaya gitmek gibi radikal bir kararı alıp uygulamaya geçebiliyor? Demek ki çökmeye mahkum bırakılmış bu kentsel alan, birden değer kazanmış ve yatırımcıları hazır.
Bu durum kuşkusuz bir gecede gerçekleşmiş değil ve üstelik sadece Sulukule mahallesi ile de sınırlı değil. Benzeri bir operasyon Beyoğlu ilçesinin Tarlabaşı mahallesinde de hayata geçiriliyor bugünlerde. Belediye ihalesi büyük bir holding grubunun seçimi ile neticelenmiş durumda. 2005'te çıkarılan 5366 sayılı kanunun belediyelere verdiği yetki ile daha birçok kentsel alanın dönüşümü gündeme gelecek. Burada tetikleyici değişim, İstanbul'un kentsel alanlarının büyük ölçekli yatırımları davet edecek ölçekte hızla değerlenmekte oluşu. Daha geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi İETT'nin Zincirlikuyu'daki 46 bin metre karelik alanını 705 milyon dolara Dubai merkezli emlak yatırım şirketine sattı. Metrekaresi 15 bin dolar ile İstanbul, emlak değerlerinde Londra ve Tokyo ile yarışır duruma geldi. Yerli-yabancı emlak yatırım ve inşaat şirketleri, binlerce lüks konutluk dev yeni yerleşim ve birbirinden cazibeli alışveriş-eğlence merkezleri projelerine akın ediyor. İETT arsası üzerine yapılacak Dubai Kuleleri'nin tahmini maliyetinin 5 milyar doları bulacağı söyleniyor. Emlak projelerinin çapları büyüyor, maliyetleri yükseliyor, etki alanları genişliyor. 1980'lerde yaşamaya başladığımız ve kentin sınırlı sayıda alanını etkileyen büyük sermayeye açılma süreci 2000'li yıllarda kentin tümünü kucaklamış durumda. Peşpeşe, şimdiye kadar hor görülmüş tarihi yerleşim alanları, sanayinin ve gemi onarımı gibi hizmet fonksiyonlarının terk ettiği alanlar, düşük maliyetli ve düşük yoğunluklu konut alanları, büyük yatırımların hedefi haline geldi. Küreselleşmenin bu yeni evresinde kent mekânlarının yeniden üretilerek sermayeye devşirilmesi söz konusu.
İstanbul'a bu yeni küreselleşme evresinin bu kadar hızla nüfuz etmeye başlamasında en önemli etken, kuşkusuz, merkezi hükümetten Büyükşehir'e ve yerel belediyelere kadar politika alanının neoliberal bakışa teslim olması. Fatih Belediyesi de Beyoğlu da, kent alanlarını yatırıma açarken kendilerine kaynak sağlama arayışının ötesinde, kentsel yenilenmenin ve gelişmenin, ancak, mekâna büyük para, yeni fonksiyonlar ve yeni kullanıcılar çekmek suretiyle gerçekleşeceğine inanarak hareket ediyorlar. Neoliberal politikanın anlamı, kent gelişimini soylululaştırmaya endekslemek oluyor. O zaman hiç şaşırtıcı değil Sulukule mahallesinin villalara, İMÇ'nin pahallı rezidanslara, hatta AKM'nin dünyaca ünlü bir mimar tarafından tasarlanmış 'çağdaş' bir kültür merkezine dönüştürülmek istenmesi.
Mahalleli yerinden edilecek
Soylulaştırmanın kentsel yaşam alanlarını nasıl etkilediğini az çok biliyoruz, görüyoruz. Sulukule mahallesi kiracılarının ve hatta mevcut mülk sahiplerinin, yeni yapılacak konutlarda kendilerine yer edinmeleri mümkün değil. Mahalleli yerinden edilecek, Roman topluluğu özelinde bu kültürel miras dağılacak, insanların ekonomik faaliyetleri sekteye uğrayacak ve bu insanlar, eğer ki ekonomik güçleri bir şekilde yeterse, kendilerini İstanbul'un ücra bir yerinde önerilen sosyal konutlarda bulacaklar. Neoliberal politikada soylulaşmanın öbür yüzü gettolaşma.
Çok yakında bütün bunlar, bir iki protesto dışında, herhangi bir rahatsızlık çıkmadan gerçekleşecek. Zira, neoliberalizmin soylulaştırma yoluyla kenti devşirme stratejisinden yararlanacak olanlar, bugün İstanbul'un gündemini ve önündeki seçimlerin yönünü şekillendiren kentin yeni elitleri. Farklı siyasetleri ve dünya görüşlerini aynı potada birleştirmesi itibarıyla bu yeni kentli sınıf yükselen bir güç, baskın bir ses. Sulukule'den boşaltılacak fakir vatandaşlar, kentin yeni elitleri ilgi göstermediği sürece kentin kamusal alanında görünemeyecekler.
Neoliberalizm, kentleri baştan aşağı dönüştürecek ve üstelik bunu fazla orta sınıf rahatsızlığına mahal vermeden yapacak bir çekim gücüne sahip. Bunun örneğini, 1990'larda New York belediyesi 'sıfır tolerans' politikasını uygularken gördük, orta sınıflar evsizlerin kent merkezlerinden silinip atılmalarına ses çıkarmadılar. İstanbul'da da durum farklı görünmüyor. Kamusal yararı kollamak durumundaki temsili politik yapılar, neoliberal gündeme tamamen angaje olmuş vaziyetteler. Sulukule projesinde 'en sosyal' yöntem izlediğine inanan Fatih Belediyesi'nin sosyalliği TOKİ ile anlaşarak mülk sahiplerine 20 sene borçlanarak yeni konutlarda yer edinme olanağı sağlamaktan ibaret. Mağdur olacakları kesin olan fakir kiracılara TOKİ eliyle ve yerlerinden edilmeden subvanse edilmiş kiralık konut sağlayacak herhangi bir merkezi hükümet düzenlemesi halihazırda yok, hazırlık da yok. Kamu yararını kollamak demek, Fransa'da mesela Lyon kentinin 10 yıl önce yaptığı gibi, TOKİ türü karma idareleri mahallelerde sosyal konutlar üretmeye teşvik etmek demek.
Kentin yeni elitleri de, soylulaştırma fantezisine kapılıp küreselleşmenin hızlandırıp derinleştirdiği sosyal dışlanmaya sırtlarını çevirmeye devam ederlerse neoliberalizmin otoriterleşmesini durdurmak mümkün olmayacak. O zaman kent mekânının kapitalist büyümenin, metalaşmanın ve pazar disiplininin yeniden üretimi için harekete geçirilmesinin önünde durulamayacak. Oysa, insanların yerinden edilmediği, karar süreçlerine katılımlarının teşvik edildiği, yaşadıkları alanları geliştirme araçları ile donatıldıkları, daha farklı kentsel gelecekler düşünebilmeliyiz. Bunun yolu anti-küreselcilikten çok, Çağlar Keyder'in de dediği gibi, pazar mekanizmasını sosyal önceliklere göre büküp şekillendirebilecek yeni mekanizmaların bulunması.