Kerkük-Diyarbakır hattı...

Osmanlı İmparatorluğu'nun dağıldığı ve Ortadoğu'da ulusal sınırların
İngiliz işgali altında yeniden çizildiği l. Dünya Savaşı...
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Osmanlı İmparatorluğu'nun dağıldığı ve Ortadoğu'da ulusal sınırların
İngiliz işgali altında yeniden çizildiği l. Dünya Savaşı yıllarında, Britanya'nın önde gelen sömürge politikaları yöneticilerinden Percy Cox, Mezopotamya'daki İngiliz varlığının, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı coğrafyayı kapsayacak şekilde kuzeye doğru genişlemesi gerektiğini savunuyor, burada kurulacak yeni bir jeo-stratejik alanın Musul ve Kerkük'ün petrol alanlarını kapsaması gerektiğini söylüyordu. Bu coğrafyadaki zengin petrol alanlarına sahip olmak, İngiltere'nin yabancı petrole bağımlılığını azaltacak ve bu ülkenin egemen olduğu sömürgelerin de kendi kendilerine yeterli ülkeler olmalarını sağlayacaktı.
Pery Cox'un savunduğu fikirlerin tersine, İngiltere'nin 'Sömürge Dairesi' başkanı Winston Churchill ve dönemin bakanlarından Edwin Montgan ise, 'Kürtlerin tam olarak bağımsız olmaları' gerektiğine inanıyorlardı. Montgan, 'Kürdistan kendi haline bırakılmalıdır' derken Churchill,
'Kürdistan ve Irak'ın yakınlaşıp bir tek devlet kuracağı güne kadar, Kürdistan'ın Anadolu'daki başarılı direniş hareketiyle İngiltere arasında bir tampon bölge olarak' kalmasından yanaydı.
Zaman içinde, Kürtlerin Irak'ta ve İran'da yürüttükleri lokal başkaldırılar umulanın aksine sonuç getirici bir desteğe ulaşmadı, başarısızlığa uğradı ve Cox'un fikirleri galip geldi. Yani Kürtlerin bağımsızlığı fikri desteklenmedi. 'Kürdistan ve Irak'ın birleşmesinin gerçekleşeceği güne kadar', Mezopotamya'nın kuzey bölgelerini Irak'la birleştirme kararı verildi ve bugünün Irak'ı da bu esaslar üzerinden kuruldu.
Yüzyıl öncesinin tarihi gerçekleri aslında bugünü anlamamız için çok zengin derslerle doludur. Kerkük ve Musul meselesinde olup bitenleri kuşkusuz bugün, bir hayli farklılaşan ve çoğalan politik aktörlerin kamuoyu yaratma ve yönlendirme amaçlı birkaç cümlesiyle açıklamak olanağı yoktur. Bu son derece yanıltıcı olur. Bu anlamda akla ilk gelen ve bu sözünü ettiğim dönemden çıkarılması gereken en önemli sonuç, Kürt sorununun sadece bugün değil ama koşullara göre hemen hemen her dönemde devlet ötesi ya da sınır ötesi bir mahiyetinin olmasıdır. Yüzyıl önce olup bitenlere kabaca bir bakış yine şunu ortaya çıkarıyor ki, Kürtler yaşadıkları devletlerin siyasal rejimleri ne olursa olsun, geride bıraktığımız yüzyılda yaşanan ve yazılan tarihin özneleri olamadılar. Batılı devletlerin ve bölge ülkelerinin strateji masasında kullanılacak bir kart olmaktan öteye geçemedi Kürt varlığı...
Öte yandan Soğuk Savaş döneminin bittiği 90'lı yıllara kadar, Kürt sorunu bağlamında Batı'yla ve bölge ülkeleriyle ciddi bir çatışma ve anlaşmazlık içinde olmayan Türkiye'nin bu tarihten sonra dış politikasında oluşmaya başlayan tıkanmanın ve açmazların en önemli sebebinin de yine Kürt sorunundan kaynaklandığını söylemek mümkün.
Körfez Savaşı'ndan sonra başlayan dönemde, Çekiç Güç'ün bölgedeki varlığı tartışma konusu olurken, Kuzey Irak'ta Kürtlerin giderek elde etmeye başladıkları siyasi güç ve uluslararası prestij, Türkiye'nin dış politikasının yeniden oluşturulması ve Ortadoğu'da etkin ve vazgeçilmez bir pozisyon için, kendi Kürt sorununda adil ve demokratik bir çözümü benimsemenin ne kadar da gerekli hale geldiğini açıkça ortaya koyuyor. Ama devleti yönetenler bu konuda yeni bir politika oluşturma yerine, sivil çözümü tamamen görmezlikten gelen bir yaklaşımla askerlerin kontrol ettiği MGSB'de ifade edilen ulusal güvenlik konseptlerinin sonuç almasını bekliyorlardı.
İkna edici değil
Kuzey Irak'a 1995 ve 1997'de yapılan sınır ötesi harekatlar bu amaçla gerçekleşti. Musul ve Kerkük üzerine yeniden hak talep etmeyi ifade eden tartışmalar da yine bu yıllarda başladı ve gündemde kaldı. 1995'te Demirel, Kerkük ve Musul'un 1925'te Türkiye'den haksız yere alındığını
'sınırın kötü çizildiğini ve daha savunulabilir kılmak için yeniden düzenlenmesi gerektiğini' ileri sürdü. Bu politikaların ne iç ne de uluslararası kamuoyunu ikna edemediği bugün çok aşikâr. ABD'nin Irak'ı işgali ve Saddam'ın devrilmesinden sonra Irak'ta yaşayan Türkmen nüfus üzerinden sürece müdahil olma arzusu, Kuzey Iraklı Kürt liderlerin tepkileriyle karşılaşıyor ve bu tepkiler Türkiye'nin iç siyasetinde bir gerilimin oluşmasına da yol açıyor.
Mesut Barzani'nin iki ay önce verdiği röportajın basına, neden röportajın yapıldığı tarihte değil de şimdi servis edildiğinin sorusu önemlidir. Bu sorunun cevabı, cumhurbaşkanlığı seçimi, DTP'den bağımsız adaylarla seçime girme konusunda gelen açıklamalar, yeniden başlayan ve tırmanan şiddet, mayın ve çatışmalarda hayatını kaybeden askerlerin cenazelerinde biriken öfke, 'ulusal cephe'nin gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği mitingler ve bu 'kitlesel mukavemetin' yaratacağı sonuçlarla ilişkilidir.
Mesut Barzani'nin bu açıklamalarında dile gelen görüşlerin her şeyden önce, AB süreci ve Kürt meselesinin küresel boyutlanması nedeniyle korkuları son 10 yılda birkaç kat büyümüş bir toplumu ve kamuoyunu manipule etmede ne yazık ki, bir hayli işe yaradığını söylemek mümkün. Yoksa soğukkanlılıkla düşünüldüğünde, bu röportajda ifade edilen görüşlerden yola çıkarak, bu fikirleri, Kuzey Irak Kürtlerinin siyasi yaklaşımlarında esastan bir değişiklik olarak anlamak doğru değil. Kaldı ki, Kerkük ve Diyarbakır'ı 'birarada düşünen bir siyasetin' ne geçmişte ne de bugünün koşullarında mümkün olmadığı ve böylesi bir politikanın Kürtlerin gündeminde hiç yer almadığı rahatlıkla anlaşılabilir bir konudur.
KDP'nin sahip olduğu 60 küsur yıllık siyasi mirasın tarihi de bunu doğruluyor. Mustafa Barzani'nin Türkiye'deki Kürtlerin içişlerine karışmamak ve Türkiye Cumhuriyeti'yle ilişkilerde gerilim yaratmamak konusundaki akılcı politikaları çok iyi biliniyor. Bu politika bugünün yeni değişim koşullarında kuşkusuz farklı öğeleri, daha yakın işbirliklerini barındıran unsurları barındırıyor ve barındırmalıdır. Kuzey Irak Kürtlerinin, Irak'ın ve Türkiye'nin çıkarları bu dostane işbirliklerini gerektiriyor. Bölgesel istikrarın ve Türkiye'nin hak ettiği ölçülerde tasavvur olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştürmesi gereken tarihsel rolünün buradan geçtiğini de unutmamak lazım.
Sınır ötesindeki Kürtleri, zihnimizdeki halleriyle, yani 'haddi bildirilmesi gerekenler' statüsünden çıkarabildiğimiz ölçüde, uluslararası alanda kabul gören politikaların sahibi olabiliriz. Bu bakımdan Türkiye'nin kendi Kürt sorununda adil ve demokratik bir çözümü benimsemesi gerekiyor. Bölgede zaten işlemekte olan ama Türkiye'nin etkin olamadığı küresel süreci de önemli oranda belirleyecek adım budur. Öylesine hayati önemi olan tarihsel bir kavşak noktasındayız ki, bu kavşağı siyasi aktörlerin demeçlerine, söylemlerine hapsetmek rasyonel bir tutum olmasa gerektir. Bunun yerine 90'lı yılları kaybettiğimiz koşulların nasıl oluşturulduğunu hatırlayarak adım atmanın tam zamanıdır.