Kıskançlık ve Ahmet Altan

Hem bireysel, hem zümresel kıskançlık çok ağır bir yüktür. Kıskananlar yaratılanın değerini gizliden gizliye bilirler çünkü, kızgınlıkları ve nefretleri o yüzdendir.
Haber: PAKİZE BARIŞTA / Arşivi

Hem bireysel, hem zümresel kıskançlık çok ağır bir yüktür. Kıskananlar yaratılanın değerini gizliden gizliye bilirler çünkü, kızgınlıkları ve nefretleri o yüzdendir. Değerli bulunmayan, üzerinde durulmayı gerektirmez zaten. Değerli bulunanı ise yok etmeye, karalamaya çalışmak, en gerçekçi ve kestirme çözüm gibi görünebilir bazen. "Aldatmak" adlı son romanı, beş günde yüz bin adet satan Ahmet Altan'ın başına gelenlerin de başka bir nedeni olabilir mi sizce?
Türkiye gibi, kitap okuru sayısının, bugün 1965 yılındakinin onda birine gerilemiş, edebiyat ortamı kuru bir ülkede, beş günde yüz bin adet satan bir roman için, üstelik o romanı okumadığını söyleyenler tarafından yazılan yazılardaki kin ve nefretin başka bir nedeni olabilir mi? Ayrıca, eğer kitabını okumayacak kadar ilgi duymuyorlarsa Ahmet Altan'a, neden böyle yazılar yazıyorlar? Yok duyuyorlarsa neden kitabını okumuyorlar? Bir kitabı okumadan, o kitap hakkında yazı yazmak, o kitabı satın alanları küçümsemek, onlarla eğlenmek ya da bir başka romandan esinlendiğini iddia etmek, başka nasıl açıklanabilir? Bizimki gibi az kitap okunan bir ülkede, beş günde yüz bin adet kitabı satılan bir yazarı, böyle mi ödüllendiriyoruz? Bir köşe yazarı nasıl olur da okumadığını söylediği bir romanın konusunun, bir başka romanın yan temalarından alındığını iddia eder? Fatih Altaylı, eşinin okuyup kendisine anlattığı "Aldatma"yı, yıllar önce okuduğu -ve aslında yanlış hatırladığı-, Arthur Hailey'nin
"Tekerlekler" romanına benzetince, Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında manşete çıkarmakta bir sakınca görmemiş ve hiç okumadığı bir romanı, bir edebiyat eserini, hiçbir kaygı duymadan ve tereddüt etmeden, bir çırpıda yargısız olarak infaz etmiş.
Arthur Hailey'nin romanı, araba yarışlarının dünyasını anlatıyor oysa. Kitabın içinde bir yerlerde beş on sayfa tutarında işlenen bir hikâyede, araba yarışçısıyla ilişkide olan kleptoman bir kadın var. Bu beş on sayfayla, aldatan bir kadının duygularını 250 sayfa boyunca anlatan bir romanı karşılaştırmak için, insanın gerçekten -nedense kızgınlıktan gözünün kararması lazım. Oysa Altan'ın romanında önemli olan konu değil ki, 'aldatmak', zaten dünyanın en çok işlenmiş konusu. Altan'ın kitabında önemli olan, bu kadar iyi bilinen bir konuyu, yine de, aldatmanın içinde birçok yeni duygu biçimleri bularak yazabilmiş olması. Altan'ın bence zaten yeni bir konu bulmak gibi bir derdi de yok. Onun derdi, en bilinen bir konuyu bile, yeni bir biçimde anlatabilmek bence. Yazarın, konu bulmak gibi bir derdi olsaydı şayet, 'aldatmak' gibi çok bildik bir konuyu mu seçerdi? Kaldı ki, Hailey'nin yazdığı, söz konusu beş on sayfa içindeki olaylarla, Altan'ın kitabındaki olaylar zaten birbirine hiç benzemiyor.
"Aldatmak"da, küçük hırsızlıklar kitabın omurgasını oluşturmuyor, o, birçok duygu dalgalanmalarının sonucunda ulaşılan bir nokta sadece.
Ahmet Altan'ın romanı "Aldatmak", bir kadının kocasını aldatırken, neredeyse an be an hissettiklerini anlatan, kadının duygularını, çelişkilerini, bütün derinliğiyle ortaya çıkaran bir kitap. Romanın kahramanı olan kadın, Hailey'nin söz konusu karakteri gibi başından beri kleptoman değil. O, ilişki kurduğu adamdan ayrıldıktan sonra hırsızlık yapıyor, yasak ilişkisinin yerine bir başka yasak duyguyu geçiriyor.
Arthur Hailey, duyguları anlatmaz, o sadece olayları anlatır ve özellikle basit cümlelerle yazar.
Ahmet Altan, duyguları anlatır. Derin duyguları anlatan incelikli cümleler kurar.
Her iki yazarın da romanından sadece birer sayfayı bile yan yana koysanız, daha o dakika iki roman arasında hiçbir benzerlik olmadığını anlarsınız. Benzerlik olduğunu iddia etmek sadece çıplak ve acımasız bir iftiradan başka bir şey olmaz. Kaldı ki, edebiyatı edebiyat yapan duygulardır, küçük olaylar değildir. Öyle olsaydı Arthur Hailey'nin romanı bir bestseller değil, edebiyat eseri sayılırdı, çünkü baştan aşağı olaylarla örülü. Halbuki olaylar 'görünür olan'dır, oysa edebiyat görünür olmayanın peşindedir hep. Yazarın kendi ruhuyla ve düşünceleriyle karakterine uyguladığı psikolojik analizleriyle, onların ruhsal 'gelgit'leri ve davranışlarını bize yansıtışının derinliklerindeki ustalığıyla ortaya çıkar edebiyat, yoksa kahramanının teknik özellikleriyle değil.
Beni asıl şaşırtan Türkiye'nin önemli yazarlarından birine karşı, üstelik kitabını bile okumadan oluşturulan nefret cephesine, edebiyat dünyasının suskun kalışı.
Yoksa kıskananlar için üzülürüm ben, bilirim hiç huzur yoktur onlar için.
Bir insanın kendisi için böyle bir ıstırap kaynağı yaratabilmesi şaşırtıcıdır, bu beni her zaman kederlendirir ve kıskananların çektiği acılardan ürkerim hep.
Bütün hayatını Mozart'ın yazdıklarını kıskanarak geçiren ve bir akıl hastanesinde ölen Salieri'yi hatırlarım ve ölmeden önce söylediklerini:
"Dünyadaki bütün orta karar insanlar için dua ediyorum" demişti Salieri. Böylesine kıskanmanın, orta karar insanlara mahsus olduğunu anlamıştı çünkü.
Bir de şöyle düşünün, bir romanı, bir yazarı karalamaya çalışanlardan kaç tanesi yüz sene sonraya kalacak? Ama Ahmet Altan'lar ve Orhan Pamuk'lar ve diğer yaratıcılar eserleriyle hep varolacaklar.