Kız Fransız, oğlan Amerikalı

Fransız Amerikalı çekişmesi zengin bir maden. Özellikle de arada bir aşk varsa... Malum Fransa, klişelerle resmedilmeye gayet yatkın bir ülke. Fransa'daki ABD nefreti ise şakalara konu olacak kadar yaygın.

Fransız Amerikalı çekişmesi zengin bir maden. Özellikle de arada bir aşk varsa... Malum Fransa, klişelerle resmedilmeye gayet yatkın bir ülke. Fransa'daki ABD nefreti ise şakalara konu olacak kadar yaygın. Tüm bunlar perde üzerinde çakışınca ortaya epey şenlikli bir durum çıkıyor. Son örneğimiz Julie Delpy'den 2 Days in Paris/Paris'te 2 Gün. Senaryoyu yazan, kamera önüne geçen, yetinmeyip müziklere de el atan yıldız, Amerikalı bir erkekle Fransız bir kadından kurulu çiftin iki günlük Paris macerasını aktarıyor. Çatışmanın ana meselesi, çoğu zaman olduğu gibi Fransızlarla Amerikalıların sekse bakışındaki farklılık. Biraz Woody Allen karakterlerini andıran mızmız New York'lu Jack (Adam Goldberg) Paris'te her köşebaşında sevgilisinin (Julie Delpy) eski erkek arkadaşlarıyla karşılaşıyor ve çapı gittikçe genişleyen bir kıskançlık krizine giriyor. Bu kriz, Fransızlarla Amerikalıların sekse bakışıyla sınırlı kalmıyor, tüm kültürel önyargıları kapsamaya başlıyor. Fransa'da ısrarla İngilizce konuşulmamasından, kaldırımları kaplayan köpek dışkılarına kadar Paris'e dair her stereotip Jack'in kıskançlığına tuz biber ekiyor. Delpy'nin başarısı ise bu stereotipleri aktarırken taraf tutmaması, herhangi bir cepheyi aşağılamadan kültürel çatışmayı komediye zemin yapabilmesi.
Aslında bu başarı pek de şaşırtıcı değil çünkü Delpy, hikâyeye ısınma turlarını, hem çatışmayı aktarıp hem de taraf tutmamayı layığıyla beceren iki Richard Linklater klasiği Before Sunrise/Gün Doğmadan ve Before Sunset/Gün Batmadan'le attı. Delpy'nin canlandırdığı Fransız öğrenci ile Viyana'da tesadüfen tanıştığı Amerikalı gezgin (Ethan Hawke) arasındaki tek günlük aşkı anlatan Gün Doğmadan ve onları dokuz yıl sonra yine tek günlüğüne Paris'te buluşturan Gün Batmadan, bu seçkinin temeli yapılsa yeri. Ne oyuncuların ne yönetmenin klişeye meyletmemesine rağmen seyircilerden "Kız çok Fransız, oğlan da tam bir Amerikalı" gibi bir yorum geldiğini görmemiz konuya nasıl incelikli yaklaşıldığını da kanıtlıyor. Özellikle Before Sunset/Gün Batmadan'da doğaçlamanın baskınlığı (öyle ki filmin senarist hanesinde Richard Linklater'in yanı sıra Ethan Hawke'la Julie Delpy de mevcut) insanı düşündürüyor: Acaba Fransızlarla Amerikalılar arasında gerçekten filmlerin bize bellettiği kadar büyük bir uçurum mu var? Bir Fransız'la bir Amerikalı ilişkiye girse, memleket meselelerini bu kadar aralarına sokarlar mı?
Farklı ortamlar, zıt karakterler
Konuya dönem filmlerinin pirleri James Ivory-Ismael Merchant el atarsa bu kaçınılmaz. Malum yönetmen yapımcı ikilisinin, dönem filmi geçmişinden kültürel kısıtlamalara, koşullanmalara ayrı bir yatkınlığı var. Ekibin, çoğu zaman yaptığı gibi bir klasik daha uyarlamak yerine bu sefer Diane Johnson'ın günümüzde geçen Le Divorce/Le Boşanma romanını perdeye getirmeyi tercih etmesinde de bunun etkisi olsa gerek. Le Boşanma'nın Fransa'da karmaşık aşk hayatına dalan genç Amerikalı kadın kahramanı da (Kate Hudson), James Ivory'nin önceki kahramanlarından pek uzak değil. O da diğer çoğu Ivory kadını gibi içinde bulunduğu ortama ayak uydurmak durumunda. Alışkanlıkları ne kadar farklı olursa olsun!
Chantal Akerman ise romantik komedi denemesi Un divan a New York/New York'ta Bir Çılgın'da iki tarafı birden alışık olmadıkları ortamlara sokuyor. New York'lu yuppie (William Hurt) ve Fransız dansçı (Juliette Binoche) bir ev değiş tokuş programına katılıp bir süreliğine dairelerini takas ediyorlar. Tabii ki zıtlar arasında aşk kaçınılmaz. Zıtlık ise Fransız karakterin cıvıl cıvıllığı ile Amerikalı karakterin ciddiyetinde. Fransız ve Amerikalı karakter arasında ne yönden karşıtlık kurulacağı konusu epey çeşitlilik gösteriyor. Örneğin Jean Luc Goddard klasiği À bout de souffle/Serseri Âşıklar'da Fransız erkek (Jean Paul Belmondo) maço, sert, kurallarından taviz vermeyen, Amerikalı kadın (Jean Seberg) açık, kuralsız, güvenilmez ve yeniydi. Stanley Donen müzikali Funny Face/Şahane Macera'nın iki âşığı da (Audrey Hepburn ve Fred Astaire) Amerikalı. Ama Audrey'nin hayranı olduğu çapkın, güvenilmez Fransız filozof ve Fred Astaire'in canlandırdığı işbilir, alaycı Amerikalı arasındaki çekişme sinemada Fransız-Amerikan çatışmasına klasik bir katkı.
Yani Şahane Macera'nın çekildiği 1957'de de, 50 sene sonraki Paris'te 2 Gün'de de çatışma devam ediyor. Çatışmayı nitelendirmek için klişe tabiri, aşk nefret ilişkisini kullanmanın zararı yok. Çünkü taraflara dair klişeler, bu ilişkinin olmazsa olmazı.

Erman Ata Uncu