'Kızgınlığın geometrisi' ve demokratik Türkiye tercihi -1

Sevgili Hrant Dink'in hunharca katledilişi, sadece Ayşe Kadıoğlu'nun diliyle "Koca Yüreğimizi", Türkiye için çok önemli bir "değer"i kaybetmemizle sonuçlanmadı.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Sevgili Hrant Dink'in hunharca katledilişi, sadece Ayşe Kadıoğlu'nun diliyle "Koca Yüreğimizi", Türkiye için çok önemli bir "değer"i kaybetmemizle sonuçlanmadı. Aynı zamanda bu cinayetle, Türkiye'de son yıllara giderek sesini artıran, farklı bölge ve şehirlerde kurumlarıyla, söylemleriyle ve aktörleriyle ince ince dokunan ve inşa edilen, konuşma, bağırma ve tehdit etme dili içinde 1990 yılların ortasında Balkanlarda çok ciddi bir etnik kıyım yaratan "Sırp milliyetçiliği"ne benzeyen "yeni-milliyetçi ve "meta-ırkçı" dalganın en yalın haliyle ortaya çımasına da neden oldu. Der Spiegel dergisinde, 10 Şubat 2007 tarihli yazısında Annette Grossbongardt'ın açıklayıcı bir sıfatla "ölümcül milliyetçilik" olarak tanımladığı bu akım, öldürdüğü insanlarla, öldürmeyi planladığı sayıları 10 bini aşan insan listeleriyle, ülkeden kaçırdıkları yazarlarıyla ve etrafa saçtıkları tehdit ve korkuyla, gerçekten de ölümcül.
Ölümcül, meta-ırkçı hareket tarzı
Ölümcül, çünkü söylemsel ve pratiğe geçirilmiş hareketi içinde, kendinden farklı olanı yok etmeyi, dış ve iç düşmanlara karşı vatanı koruma adı altında tek bir etnik kimlik üzerine bir ulus fantezisini yaşama geçirmeyi, hatta eleştirel ve farklı düşünceyi tehdit listesinin içine sokarak öldürmeyi ya da ülkeyi terk etmeye (kaçmaya) zorlamayı içeriyor. Meta-ırkçı, çünkü insanları etnik ya da dinsel kimliklerine indirgeyerek tanımlaması, insanların köklerini araştırarak kimlik tanımlaması yapması ve farklı kimlikleri baştan ve tartışılmaz bir veri olarak kültürel bütünlüğü ve saflığı tehdit eden unsurlar olarak görmesiyle ve bunu yaparken, Türkiye'de kültürel ve siyasal yaşamda "ana, temel ama aynı zamanda etnik" olarak tanımladığı kimliğini de diğerlerinden üstün gören ya da diğerlerine karşı korunması gereken bir kimlik olarak algılayan hareket tarzıyla da, milliyetçi söylemin kendisini değil, bu söylemin bugünün küresel dünyasında "faşizm" ve "ırkçılık"la keşimse noktasını simgeliyor.
Ulusalcılık, Atatürkçülük
Bu ölümcül ve meta-ırkçı dalga, kendisini sol-sağ eksenin yeni birleştirici unsuru olarak gördüğü "ulusalcılık"la ve "Atatürkçülük"le tanımlıyor, ama bu oluşum özünde ne ulusalcı ne de Atatürkçü. Ulusalcılık ideolojisi kalkınmacıdır; emperyalizme karşı mücadele sloganı altında toplumun refah seviyesinin artmasını, bölgesel kalkınma eşitsizliklerinin azalmasını, ekonomik kalkınmanın toplum için sürdürülebilir olmasını amaçlar. Ulusalcılık ideolojisi toplumcudur; toplumun ezilen ve dışlanan kesimlerinin yoksulluk, işsizlik ve toplumsal gereksinimlerden dışlanma sorunlarını kendine öncül alır ve bu sorunların çözümü için çabalamayı amaçlar. Ulusalcılık ideolojisi dönüştürücüdür; daha iyi ve adaletli bir toplum için devrim yapma ütopyasıyla hareket eder. Türkiye siyasi tarihi içinde, -özellikle sol içinde-, ulusalcılık 1960-1980 dönemi içinde yaşandı. Demokrasi eksiği, şiddete başvurma vb. sorunlar yaşamakla birlikte, bu dönem solu ulusalcıydı, çünkü antiemperyalizm sloganı içinde kalkınmacı, toplumcu ve dönüştürücü olma iddiasındaydı. Bugün kendisini ulusalcı olarak tanımlayan meta-ırkçı söylem kalkınmacı değil, vatanı dış ve iç düşmanlara karşı koruma fantezisi içinde "güvenlik eksenli" bir söylemi dile getiriyor. Toplumcu değil, dış ve iç düşmanlara karşı toplumsal müzakere sürecine sokulmuş değil, sadece kendisi tarafından tanımlanmış bir devlet çıkarı için mücadele ediyor. Dönüştürücü değil, adaletli ve iyi bir Türkiye vizyonu için değil, varolan yapının eleştirel düşüncenin ve farklı olanın yok edilmesi yoluyla korunması için çabayı kendine öncül alıyor.
Bu meta-ırkçı söylem, sürekli Atatürk resmi ve göndermesi içinde kendi hareket tarzını tanımlamaya ve kendini meşrulaştırmaya çalışsa bile, Atatürkçü değil, hatta 1923-1929 dönemi erken-Cumhuriyet Atatürk milliyetçiliğinin karşıtı. Radikal İki'de Atatürk ve erken Cumhuriyet modernleşmesi üzerine geçen Ekim ve Kasım aylarında yazdığım yazılarda vurgulamaya çalıştığım gibi, Atatürk'ün bugün toplumsal yaşamımızda varolan "önemi, geçerliliği, toplumsal kabul ve saygınlığı", 1923-1929 döneminde ortaya koyduğu geleceği gören, dünyayı iyi okuyan vizyoner niteliğinde, gerçekçi ve pragmatist iç ve dış politika anlayışından kaynaklanır. Bu anlayış, doğrudur demokrasi referansı içermez, ama Türkiye'nin gücünü modernleşmede, hızlı kalkınmada ve toplumun yukarıdan aşağıya eğitim yoluyla dönüştürülmesinde görür. Atatürk'ün erken Cumhuriyet modernleşmesi söylemi ve toplum vizyonu, kendisini bugün kullanan meta-ırkçı söylemlerden çok farklı olarak, farklı olanı yok etmeyi amaçlayan bir ölümcül ve ırkçı yapıya sahip değildir; güvenliğin temelini tepkici ve tehdit edici milliyetçilikte değil, tam aksine hızlı modernleşmede görmüştür. Bu nedenle de, devlet-merkezci bir tarzda toplumun yukarıdan aşağıya modernleşmesini yaşama geçirmeye çalışan erken Cumhuriyet modernleşmesi, Hindistan örneğinde İngiliz sömürgeciliğine kaşı "pasif ve şiddet içermeyen direniş modeli"ni yaşama geçiren "Gandici modernleşme söylemi" ile birlikte, modernleşme üzerine yapılan çalışmalarca "örnek siyasal kalkınma ve bağımsızlık modelleri" olarak tanınmışlardır. Bu bağlamda da, bugün kendilerini Atatürkçü olarak meşrulaştırmaya çalışan meta-ırkçı söylemin Atatürk vizyonu ile ilişkisi yoktur, hatta bu vizyonun karşıtıdır.
'Kızgınlığın geometrisi' ve meta-ırkçılık
Ulusalcılık ve Atatürkçülük söylemleri çok sorunlu, hatta bu ideolojilerle karşıtlık ilişkisinde olan meta-ırkçı söylem, o zaman gücünü ve yaygınlaşma kapasitesini nereden sağlıyor? Bu soru, bugünün ve yarının Türkiyesi için en temel ve yanıtı çok ciddi sonuçlar yaratacak en önemli sorudur. Bu soruya yanıt, Türkiye'nin hem kendi iç ilişkilerindeki siyasi istikrar, ekonomik kalkınma ve toplumsal barış olasılığının ne olduğunu belirleyecektir hem de Türkiye'nin dış ilişkilerinde, diğer bir deyişle, dünya siyasetindeki yerini ve konumunu belirleyecektir. Bu bağlamda, Türkiye'nin meta-ırkçı dalgaya vereceği yanıt, sadece karşı karşıya olduğu tekil bir soruna vereceği bir yanıt niteliğinde düşünülmemelidir. Aksine, meta-ırkçılığa verilecek yanıt, "nasıl bir Türkiye istiyoruz?", "Türkiye'nin dünya siyasetindeki yeri ve konumu" ve en genel anlamında, "Türkiye'nin iyi yönetimi" sorularına verilecek yanıtında anahtarıdır, bu nedenle de tekil değil genel ve temel bir Türkiye tartışmasını içeriyor. Bu bağlamda da, bugün dokunan, işlenen ve Türkiye'de farklı bölgelerde ve şehirlerde yaygınlaştırılmaya çalışılan meta-ırkçı, ölümcül milliyetçiliği iyi okumamız ve bu söylemin güçlenme ve yaygınlaşma kapasitesini iyi çözümlememiz gerektiğini düşünüyorum.
Küreselleşme üzerine çok önemli çalışmalar üretmiş Arjun Appadurai'nin yeni kitabı, 'Küçük Sayıların Korkusu: Kızgınlık Geometrisi Üzerine Bir Deneme' (Duke Üniversitesi Yayınları, 2006), Türkiye'de meta-ırkçılığın hareket tarzının genel düzeyde anlaşılması için çok önemli ipuçlarını veriyor. Appadurai, bugün, özellikle 11 Eylül terörü sonrası dünyada küreselleşmenin, yoksulluktan dışlanmaya, yoksunluktan şiddete geniş bir yelpazede yaşanan "karanlık yüzünün" ortaya çıktığını söyler ve bu yüzün eşitsizliğin, şiddetin farklı boyutları içinde yaşanan bir "kızgınlık geometrisi" içinde yaşama geçtiğini önerir. Türkiye'de, son dönemde milliyetçiliğin meta-ırkçılık ve faşizmle kesişmesini simgeleyen ölümcül yüzü de, benzer bir "kızgınlık geometrisi" içinde ve çok-boyutlu olarak hareket ediyor, dokunuyor ve inşa ediliyor.
Kızgınlık geometrisinin Türkiye'de yaşama geçirilmesinin dört-boyutlu olduğunu ve meta-ırkçı ölümcül milliyetçiliğin ulusalcı ya da Atatürkçü olmadığını, aksine bu boyutların kesişme noktası olarak hareket ettiğini düşünüyorum. Bu boyutlar, a. Neoliberalizm ve "yeni yoksulluk-yoksunluk-dışlanma ekseni" b. 11 Eylül sonrası dünya ve Irak savaşı temelinde oluşan "korku ve geleceğe karşı güvensizlik duygusu" c. 2000'den bugüne Türkiye-AB sürecinde derinleşme dönemi ve bu dönemde dönüşüm sancıları ve anti-Türkiye Avrupa söyleminin eşzamanlı yaşanması sonucunda orta çıkan "güvensizlik ve belirsizlik durumu" ve d. Devletin toplum yönetimindeki zayıflığı ve "devletiçi çeteleşme sorunu" olarak adlandırılabilir. Gelecek haftaki yazımda açımlayacağım bu dört-boyutun yarattığı "kızgınlık geometrisi", Türkiye'de son yıllarda meta-ırkçılığın dokunması ve toplum içinde yaygınlaştırılma kapasitesini yaratıyor. Böyle bir çözümlemenin de, "iyi, adaletli ve demokratik bir Türkiye anlayışı, özlemi ve vizyonu" temelinde, meta-ırkçılığa karşı mücadelede başarılı olmanın önkoşulu olduğunu düşünüyorum.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.