Kotaya alerji çeşitleri

Yeni Anayasa taslağı ve uyandırdığı tartışmalar vesilesiyle, kadın kotasına alerji işte gene sahnede... Türkiye'de kota alerjisi zaten polen alerjisini çok andırıyor; ne siyasi çevre ayrımı tanıyor, ne muhit ve cins ayrımı.
Haber: VİVET KANETTİ ULUÇ / Arşivi

Yeni Anayasa taslağı ve uyandırdığı tartışmalar vesilesiyle, kadın kotasına alerji işte gene sahnede... Türkiye'de kota alerjisi zaten polen alerjisini çok andırıyor; ne siyasi çevre ayrımı tanıyor, ne muhit ve cins ayrımı. Bir şahsi itiraf: Bu alerjinin siyasi temele dayandığını gördüğümde, rahatlıyorum. "Hiç değilse insan ruhunun karanlık, elle tutulamaz bölgelerinden, çılgın ihtiraslarla vehimlerin kaynadığı kazanlardan yükselmiyor. Net bir alerji. Onu anlamaya çalışabilir, anladıktan sonra da tartışabiliriz" diyorum.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ınki öyle. Siyasi temeli olan bir alerji. Daha doğrusu, siyasi bir çıkmazın, siyasi bir sıkışmışlığın eseri olan bir alerji... Bu alerjiyle elbette tartışmalı ve onunla mücadele etmeli. Ama söz konusu çıkmazı görmüyormuşuz, onun farkında değilmişiz gibi, AKP'yi kaçamayacağı bir uygarlık sınavına sokuyormuşuz gibi değil. Aksine, bu çıkmazla ilgili farkındalığımızın üstüne basarak, konuyu farklı cepheleriyle açarak, her kesimin sıkıntıları (dillendirilemeyenleri bile) ortaya sererek tartışmalı. Kristal kadar berrak bir haksızlığın sözcülüğüne soyunmuş feministlere yakışanı budur. Sadece bu. Eski siyaset kurtlarının mücadele araçları değil... Tabii çok büyük bir gediğimiz, AKP'den önce CHP'yi kadın kotası konusunda ikna edememiş olmaktır.
Çözülmez düğümler
Bugün kesin olan şu: Başbakan, hükümet, hatta tüm Adalet ve Kalkınma Partisi cephesinde kadın kotası bir Gordion düğümü... Başbakan'ın, önce "Kadın mal mı ki kota isteniyor?" sözü, şimdi de KADER başkanı Hülya Gülbahar'a "Ruanda mı olmak istiyorsun? Buyur ol" çıkışı, bu tepkisindeki sertlik (yoksa çaresizlik mi?), konunun oralarda ne kadar içinden çıkılmaz bir hal aldığının da göstergesi.
Bir diğer dikkat çekici nokta: AKP'ye yakın kadın meslektaşlarla partide görevli kadınlar (kadın hakları konusunda en duyarlı olanlar dahi), Başbakan'ın kimi çıkışlarına zaman zaman itiraz edebilmişken, "bu konuda" tamamen suskunlar. Niye? Çünkü kadın kotası, cinslerarası eşitliği savunan AKP'li kadınlar için de bir Gordion düğümü. Hem türbanlı AKP'liler, hem türbansız AKP'li kadınlar için.
Önce türbanlı AKP'liler... Onlar kuruluşundan itibaren partide çalışıyorlar ve AKP'nin vardığı noktada payları çok büyük. Ayrıca bu kadınlar, örnek bir özveri ve disiplinle, Meclis'te ve hükümette kendilerinin değil (çünkü türbanlılar), AKP saflarına daha sonra (çoğu kez zafer sonrası) katılmış kadınların yer almasını kabullenmiş. Tabii hangi şartla? Bu vekil sayısının türbanlı AKP'lileri unutturacak, tamamen gölgeye atacak seviyelere çıkmaması koşuluyla. Büyük ihtimal söze dahi dökülmemiş bir anlaşma bu.
Dillendirilmeye gerek duyulmayan o sessiz ve çok derin anlaşmalardan. Böyle bir anlaşma çiğnendiği anda (kotanın kabulü, Meclis'te aniden sayıları çok artan türbansız AKP'li kadınlar) partinin nasıl sert rüzgârlara maruz kalabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek...
Bulunmaz nimet
AKP hükümetlerinde niçin Nimet Çubukçu hep tek kadın bakan? Bulunmaz bir nimet olduğu için mi? Yoksa Tayyip Erdoğan başka kadın bakan istemiyor diye mi? İki varsayım da çok tartışma götürür. Ya niçin? Belki AKP'de türbanlı kadınlar (kulistekiler)/türbansız kadınlar (sahnedekiler) dengesinde "durum" sadece bu kadarını kaldırabildiği için... Nimet Çubukçu, kalitesi giderek artan döpiyesleri ve kusursuz fönüyle "tek" kalmanın tadını bol bol çıkarabilir. Yani, AKP vitrinindeki türbansız kadınlardan da kota lehine tek söz beklemek boşuna. Başbakan'ı doğru bilgilendirmedikleri gibi, fevri çıkışlarına da hiç itiraz etmiyorlar.
Bu tabloda kendimi en çok türbanlı AKP'li kadınların yerine koyabiliyor, özellikle cins eşitliğini savunanların nasıl bir çıkmazda olduklarını hissedebiliyorum. Dramatik, varoluşsal, manevi ve siyasi bir çıkmaz onlarınki... Başbakan'ın çıkmazı da basit değil. Buna karşılık en "basit"i türbansız AKP'li kadınlarınki. Hareket halinde bir trene atlamışsınız, birinci mevkiide başkasının yerine oturmuşsunuz; e artık, ağzını açmamak, bu huzurun mümkün olduğunca uzun sürmesi için dua etmek, en güzeli...
Maço kültürü sarsmak
Şöyle alerjikler de var: Türbanlı değilller ama AKP'ye az çok yakınlar. Bazen AKP'li de değiller. Hatta hem türbana hem AKP'ye çok karşılar ama, kadın kotasına da fena halde muhalifler ve bunu her fırsatta anlatıyorlar. Öyle bir güvenle ki, insanın ağzı açık kalıyor... Mesela İspanya, kadın kotası sayesinde, kaya gibi maçist bir kültürü sarsabilmiş, Meclis'ine yüzde 36 oranında kadın milletvekili sokabilmiş, "movida" hareketinin cins ayrımcılığı kırılırsa daha büyük bir boyuta sıçrayacağını anlamış.
Mesela 80'lerin, 90'ların Fransa'sında hükümetteki her kadın ancak Mitterrand'ın ex yakını ve yeni bir pot makinesiyken ('İngilizler o biçimdir, Japonlar bu biçimdir'...) kota sayesinde bugün hem Savunma Bakanı, hem Adalet Bakanı (bunlar koftiden bakanlıklar da değil) takdir gören iki kadın olmuş. 98 ülke kotayı seçmiş, ama bizimkiler her şeyi daha iyi biliyor: "Iııı... Kadın kotası yanlış... Çok yanlış!" Ve bunu söyleyenler kadın!
Duygularımızı frenleyerek, hadi onlarla da empati kurmaya çalışalım...
Bir işiniz var. Patronunuz demiş ki, "En iyi sensin", "Senden akıllısı, güzeli yok şu diyarda, bu işi de sana ondan verdim"... 15-20 erkek arasında bir müstesna kişiliksiniz. Ve sanıyorsunuz ki, siz hakikaten en iyi, en zeki, en müthiş olduğunuz için 20'de 1'siniz, etrafta da hakikaten dokuz kadın daha yok, sizinle birlikte bu oranı 20'de 10'a çıkarabilecek. Bu ruh hali de anlaşılabilir, her ruh hali gibi, ama sizinki inanın büyük, çok büyük bir hüsnükuruntu. Komik bir hüsnükuruntu. Varsayalım ki bir gazeteci-yazarsınız. Varsayalım ki kendinize göre bir üslubunuz, bilginiz, deneyiminiz, yorum kapasiteniz var. Gerçek değerinizin teslim edilmesi için, hangi ortam daha uygun, sizce?
Bana sorarsanız, pek az kadın ve çok erkek yazarlı bir ortamda boy gösterdiğiniz sürece, en iyi durumunda, hep bir "enteresan kadın yazar" olarak kalmaya mahkûmsunuz. Bir tür E.T... Ve inanın, E.T'ler bir gün mutlaka evlerine gönderiliyor. Her zaman. En şirini bile.
Ama başka bir ortamı düşünün. Bizim hayalimizdeki ortamı. Paraşütle inmemiş, cins ayrımcılığına uğramadan mesleğin kademelerinden geçmiş, işinizin sırlarıyla deontolojisine vakıf 100, 200 kadından birisiniz meslekte. İşte o zaman, yorumunuz, üslubunuz, bilginiz dikkat çekmişse eğer, bileceksiniz ki bu, bir tuhaf kadın, bir istisna, bir E.T.'siniz diye değil, kadınlarla erkekler arasında özel bir yazarsınız diye olacak.
Kota talebini kadınlar için bir ayrıcalık talebi olarak sunmak isteyenler yanılıyorlar, toplumu da yanıltıyorlar. Kota talebi kadınlığı bir yük olarak taşımama talebidir. Ne yük, ne çile, ne silah, ne leke, ne damga... Kota talebi kadının "normalleşme", herkesleşme talebidir. Kalabalığa dalma ve kalabalığın içinden birer birey olarak, birer özel isimle (Duygu Asena'nın kulakları çınlasın) sivrilme talebi.
Çağdaş zamanların en güzel, en haysiyetli icatlarından biri, insani kota ve cinsi kota. Onu uzun uzun tartışmalıyız. Her boyutuyla. Fişeklediği korkular ve umutlarla. Ve herkesle.