Köylülük ve körlük

Radikal İki'de geçen hafta ülkemizin saatli bir sosyal bombanın üzerinde oturduğunu ve küçük çiftçiliğin ortadan kalkışını toplumca büyük bir kayıtsızlıkla izlediğimizi savunmuştum.
Haber: KORAY ÇALIŞKAN / Arşivi

Radikal İki'de geçen hafta ülkemizin saatli bir sosyal bombanın üzerinde oturduğunu ve küçük çiftçiliğin ortadan kalkışını toplumca büyük bir kayıtsızlıkla izlediğimizi savunmuştum. Bu süreç içerisinde milyonlarca çiftçiyi işinden etmekle kalmayıp zaten yara bere içindeki toplumsal barışı yok edeceğimizi ve tarlalarımızdan sofralarımıza uzanan bir çevre felaketini tetikleyeceğimizi yazmıştım. Bu yazı geleceğimizi tehdit eden bu saatli sosyal bombadan kurtulmanın yollarını tartışıyor.
Çiftçiler verimsiz mi?
Bazıları Cüneyt Akman'ın Birikim'in 147. sayısında yazdığı gibi "en iyi köylü ölü köylüdür" fikrini benimsemiş gibi. Küçük çiftçiler, Batı tarihinde iki kez yerlerinden edildi. İlk grup sömürgelere göçtü. İkinci grup endüstri hamlesi sırasında işçileşti. Topraklarından koparttığımız çiftçileri biz ne yapacağız? -AB'yi unutun. Daha 15 yıl, bir milyon bin pişman Polonyalı çiftçiyle uğraşacaklar-. Memleketimizde ciddi bir iş alanı mı açılacak? Hayır. Zaten varolan işsizlik oranımızı bile düşüremiyoruz.
Sürdürülebilir bir tarım politikası inşa etmek için atılması gereken ilk adım, ideolojik miyopluktan mustarip neoliberal ortodoksiden kurtulmaktır. Bir sosyal politika tekerlemesi tutturmuş gibiyiz. Küçük köylülüğün, verimsiz olduğunu, Türkiye'nin gelişmesinin önündeki en önemli engel olduğunu, sürekli desteklendiği için yardım müptelası olduğunu ve verimsiz bir tarımsal üretimin peşinde koştuğu dillendiriliyor.
Olgulardan ziyade ideolojik motivasyonlarla üretilmiş kanılara dayanan bu tip önermelerle politika inşa edilemez. Örneğin, Türkiyeli pamuk çiftçileri 10 yıllık ortalamalarda büyük üreticiler arasında her zaman dünya birincisi oluyor. Buğdayda ABD ortalamasının altındayız. Bunun nedeni ABD'nin aksine sulama imkanı olmayan ve yüzde 10 eğimi geçen arazilerde de (iyi ki) hububat ekimi yapılması.
Küçük çiftçilerin, sosyal açıdan bakıldığında 22 şirket yerine 22 milyon kişiye istihdam sağlaması açısından kıyas kabul etmez bir iktisadi yararı vardır. Dahası Türkiye'de en çok kadın istihdam eden sektör tarımdır. Türkiyeli kadınların yüzde 70'ten fazlası yalnızca tarımda çalışıyor. Kent ve kasabalara göçecek çiftçi kadınların çoğu işini kaybedecek ve toplumsal cinsiyet açısından eşitsizlikler katlanarak büyüyecektir. Bunun üzerine genetiği değiştirilmiş organizmaları soframıza sürecek büyük şirketler endüstriyel tarımla sağlığımızı ve çevremizi tehdit edecek, bir kültür olan tarımı yok ederek, toplumca yoksullaşmamıza neden olacak.
Neoliberal sosyal politikaların en azından tarım sektörü açısından iflas ettiği artık ideologlar dışında genel olarak kabul görüyor, hatta bu politikaların mimarları olan Dünya Bankası uzmanları bile neoliberalizmin Batı dışı ülkeleri reel olarak gerilettiğini ampirik olarak gösterebiliyor (IJMES, No. 32). Acilen neoliberal ortodoksiyi terk etmeliyiz. Peki alternatif var mı? Devlet destek ve güdümünde bir gelişme patikasına geri mi dönelim?
Sürdürülebilir tarım
Neoliberal politikaların alternatifi devletçilik değil. Hele hele 'mikro-her şey'i ve sürdürülebilir lafını idealize eden Dünya Bankası tarzı uzmancı-ekonomizm hiç değil. Ne yargı kararlarını hiçe sayarak faaliyet gösteren ve varlığı ile tarım arazilerini yok eden Cargill gibi korporasyonlara ne de devletlerin olası bürokrat aymazlığına kapılmak zorundayız. Yapılması gereken, çiftçi örgütlerinin bağımsızlığını sağlamak, özyönetimlerini engelleyen kurumsal sorunları ortadan kaldırmak ve gıda zincirini üreticilerin kontrol edebileceği politikaları inşa edebilmektir.
Biz tam tersini yaptık. Ya devletçi dönemdeki gibi politik tavra göre ödüllendirdik ya da neoliberal dönemdeki gibi Batılı çiftçilere karşı kendi çiftçimizi güçsüzleştirdik, sonra da rekabet edemediği için suçladık, suçluyoruz. Bağımsız karar alma mekanizmalarını özendirip, tarımsal ürünleri kooperatifler üzerinden daha sağlıklı ve hesaplı bir şekilde kente ulaştırmalarını desteklemek yerine, Ziraat Odası gibi köylülerin hiç saygı duymadığı, devlet güdümlü korporatist örgütlerle çiftçinin siyasallaşıp talep geliştirmesini engelliyoruz.
Çiftçinin en rahatsızlık duyduğu mesele, ürün fiyatlarının düşmesidir. Tüccarlar sınıfsal olarak fiyatların düşmesini tercih ederler, böylece hem kâr marjlarını artırırlar hem de aynı sermaye ile daha fazla iş yaparlar. Özellikle vadeli işlemler ve opsiyon fiyatlarının dünya spot piyasalarına etkilerinin artmasıyla dünya fiyatları geriledi, tüccarların ve büyük ticaret şirketlerinin ürettiği protez fiyatlarla üretici ayakta kalma şansını yitirdi. Toplum ve Bilim Dergisi'nin 108. sayısında gösterdiğimiz gibi bunun nedeni arz ve talep oynamaları değil, piyasa ilişkisinin aslen politik bir ilişki olmasıdır. Çiftçiler örgütsüz oldukları için fiyat üretim sürecine katılamıyor, bir referans fiyat bile yaratamıyor. Yapılması gereken ilk şey, en serbest piyasada dahi üretilen bir değişim aracı olan fiyatın yaratımına çiftçilerin de katılmasıdır. Oysa devlet müdahalesiyle çiftçiler bu sürecin dışında bırakılıyor.
Ülkemizde de kurulmaya başlayan ve hükümet tarafından hâlâ tanınmayan çiftçi sendikaları bu fiyat üretim sürecine müdahil olmaya başladıktan sonra, küçük çiftçilerin hayatı hızlı bir şekilde değişecek, sosyal saatli bombanın yelkovanı daha yavaş dönmeye başlayacaktır. Ancak bu acil adımı başka sosyal politika adımları izlemeli.
Çiftçinin elinden çıkan tarımsal ürünler, birçok aracıya uğruyor ve yüksek bir maliyetle tüketicinin karşısına çıkıyor. Bu gıda zinciri, çiftçilerin kendi kooperatifleri ve kentlerde kurulacak köylü pazarlarıyla daha ekonomik bir hal alacaktır. Kentte köylülerin mallarını satan onlarca aracıyı ortadan kaldırmalıyız, köylüleri değil. Brezilya'nın birçok kentinde uygulanan bu sistemin diğer sektörlere birçok katkısı vardır. Öncelikle aracılar ortadan kalktığı için maliyet düşüyor, bu nedenle üreticinin kendisine kaynak transfer edilebiliyor, bu kentlilerin maaşları üzerinde baskıyı hafifletiyor ve daha verimli, sağlıklı gıda zincileri kurulması sağlanabiliyor. Bu noktada maddi durumu düzelen çiftçiler iç talebi de artırıyor, maaşlar üzerinde baskı azaldıkça ülke endüstrisi daha iktisadi bir üretim yapabiliyor.
Ancak bu iki gelişme, eğer köylü tarımı amaçlanmazsa, uzun vadede sürüdürülemez. Doğayla dost bir üretim sağlanmazsa, üretim koşulları ortadan kalkacağı için, gıda zincirini kısaltmak da işe yaramayacaktır. Bu nedenle organiklik sertifikasyonları kamu ya da köylülerin kendi örgütleri tarafından yapılmalı ve neredeyse üretim maliyeti kadar sertifikasyon harcı alan şirketler ortadan kalkmalıdır. Bunun bir yararı, organik ürünler dediğimiz ve ancak zenginleri besleyen bir üretim tarzına dayanan ürünleri, sürdürülebilir ve tüm halka açık bir tarzda üretebilmekte yatar.
Küçük aile çiftçiliğine dayanan; yarattığı dışsallıklar nedeniyle tüm toplumu destekleyen çiftçilerin desteğini, rekabet etmelerini istediğimiz pazarların seviyesine çeken, gıda zincirini kısaltan aracıların, çiftçilerin bizim sırtımızdan geçinmelerini engelleyen ve köylülerin devlet güdümüyle değil, kendi örgütleriyle bu reform sürecine katıldığı bir bağlamda, bahsettiğimiz sosyal bombadan kurtulabiliriz. Aksi halde Türkiye toplumunun temeli hiç olmadığı kadar güçlü bir depremle sallanacaktır.

KORAY ÇALIŞKAN: Boğaziçi Üni.