Köyümüz ve küresel kuraklık

Miyadun, Siverek'ten 35 km uzaklıkta, dağlık bir köy. Fırat'a bir km uzaklıkta, bir zamanlar her türlü meyve ve sebzenin yetiştiği, kuş seslerinin her daim bir melodi havasında olduğu bir yerleşim yeriydi.
Haber: ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ / Arşivi

Miyadun, Siverek'ten 35 km uzaklıkta, dağlık bir köy. Fırat'a bir km uzaklıkta, bir zamanlar her türlü meyve ve sebzenin yetiştiği, kuş seslerinin her daim bir melodi havasında olduğu bir yerleşim yeriydi. Giderek tenhalaşan, göç nedeniyle neredeyse viran olan köyümüz, bundan 30 yıl önce tam anlamıyla bir doğa harikasıydı.
Her yerinden sular fışkırır; incir, nar, kayısı, şeftali, kavak, meşe, böğürtlen, söğüt, ceviz, dut ne desen yetişirdi dedemlerin köyünde... Köyün tam ortasında bulunan, buz gibi kaynak suyu yüzyıllardır, Toros'ların derinliklerinden yeryüzüne akıyor.
Toros sıradağlarının eteklerinde kurulan köyümüz, derin bir vadinin içinde, Malatya Dağları'na bakan, Fırat'ı kucaklayan bir konumda. Her akşam kıpkızıl bir güneşin Fırat'a yansımasını izler, akşam yıldızlar altında damların üstünde erkenden uyurduk.
Miyadun kendi kendine yeten, yemyeşil bir köydü bir zamanlar. Köyün orta yerinde gece gündüz akan çeşme, bostanlara can olurken, kavak ağaçlarını da aynı şekilde 24 saat sulardı. Her türlü meyve, sebze yetişirdi, derin vadi ve dağlar ise meşe, palamut ağaçlarıyla kaplıydı. Yemyeşil yabani kıznav ağaçları müthiş bir zindelik veren bir koku yayar, insan mest olurdu.
Bütün bunlar 30-40 yıl önce giderek bozulmaya başladı. Kavgalar, düşmanlıklar arttı. Köyümüz göç olgusuyla tanıştı, bu kavgalardan sonra. Fırat kıyılarında binlerce yıldır pamuk yetiştirenler, Adana'ya, Manisa'ya ırgat, İstanbul'a seyyar satıcı olarak gittiler. Miyadun, yıkımı yaşadı içten içe. Kavgalar göçü artırdı, göç yoksulluğu. Önce ağaçlar, güzelim meşe ağaçları mangal partileri için kömür oldu...
Şimdi orada bir köy var, uzakta. Bir başına ve tenha. Giderek insansızlaşan, küçülen, dağların arasında kaybolan, sabah güneşini iki saat sonra gören bir köy işte.
Bir zamanlar dağlarında Kospeslerin cirit attığı Miyadun'da şimdi yalnızlığın şiiri yazılıyor. Bütün kuşlar terk etmedi köyü, ama köyle küs yaşamın sıkıntısında, kanat çırpıyorlar. Meşeler her bahar yeşerse de, keçiler doyumsuz birer canavar gibi yiyor filizlerini. Şimdi Miyadun ve başka köylerde yaşam tenhalaşıyor, toprak çıplak, dağlar ıssızlaşıyor.
Miyadun'da yüzyıllardır akan çeşme hâlâ akıyor, Kılgan'daki Ded Bor'un çırı hâlâ akıyor büyük bir inatla. Ama biliyorum ki bir süre sonra anlatılacak bir Miyadun kalmayacak.
Birçoğunuz için, tanıdık bir hikâye. Hani şair der ya "Orda bir köy var, uzakta/ Gitmesek de, görmesek de/ O köy bizim köyümüzdür." Gidilmeyen köy, insanın olmuyor maalesef. Yaşanılmayan, yaşam alanları daralan yurt, yurt olmuyor insan için artık...
Su satılır mı?
Son günlerde kuraklık ve küresel ısınma haberlerini okuyunca, dedemlerin köyü aklıma geliyor. Ne de çok dünyanın kaderine benziyor. Önceleri binbir güzellikte olan köy, şimdi neredeyse ağaçsız denilebilecek durumda. Tıpkı yeryüzü gibi. Kâr hırsıyla yok edilen yeraltı ve üstü kaynakları, yok edilen ormanlar, doğaya bırakılan sera gazı ve kimyasal atıklar yaşamı tehdit etme noktasında. Ankara ve İstanbul'da susuzluğun baş göstermesi, her yerden kuraklık haberlerinin gelmesi, bir felaketin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor.
Rahmetli babam bundan 30 yıl önce İstanbul'a misafirliğe gittiğinde suyun şişede parayla satıldığını bilmiyordu. Şişeye giren suyun, bir ekmek parası kadar pahalı olduğunu duyunca, misafir olarak gittiği İstanbul'u hemen terk etti. İçme suyunun borularla evlere taşınmasını kabul etmişti, ama şişelenip satılmasını kabullenememişti. Böylesi duygular içinde her gün anlatırdı suyun şişeye girme hikâyesini. Bir şişe su, bir ekmek parasına, fukara ölsün artık diyordu kendi kendine.
Aradan yıllar geçti. Şimdi temiz içme suyu bulmak neredeyse imkansız. Bütün kentler, kasabalar dolum tesislerinde doldurulan şişe suyu içmeyi tercih ediyor. Yakında buralarda da musluklarda akan suyun içilmeyeceği ilan edilirse şaşmayalım. İnsanların üç beş ekmek parasını bir bardak suya vereceği günler yakın. Göller, nehirler kuruyor, buzullar eriyor.
Bu bir felaket senaryosu değil, insanın kendi eseri. Toplumu değil, bireyleri düşünen, her şeyi kapitale çevirmek isteyen zihniyetin sonucu. Giderek soluduğumuz hava için vergi konulursa ve hava almak için orman ve park alanlarına girmek parayla olursa hiç şaşmam... Çünkü insanın yaşam alanları daraldıkça, insan kendi özünden daha da uzaklaşarak, tümden bencilleşir, sadece kendini düşünür. Dünyayı, mideyle tuvalet arasında düşünen insanın eseridir köyümüz, kentimiz ve dünyamız.

ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ: Belgesel fotoğrafçı