Kraliçenin tesellisi

Stephen Frears'ın yönettiği The Queen/Kraliçe filmi Tony Blair'in iktidara geldiği 1 Mayıs 1997 seçimlerinin yapıldığı gün, Kraliçe Elizabeth'in portresini yapan Kraliyet ressamı ile Kraliçe arasında geçen ilgi çekici bir diyalogla başlar. Kraliçe, ressama oy kullanıp kullanmadığını sorar.
Haber: NUR ULUŞAHİN / Arşivi

Stephen Frears'ın yönettiği The Queen/Kraliçe filmi Tony Blair'in iktidara geldiği 1 Mayıs 1997 seçimlerinin yapıldığı gün, Kraliçe Elizabeth'in portresini yapan Kraliyet ressamı ile Kraliçe arasında geçen ilgi çekici bir diyalogla başlar. Kraliçe, ressama oy kullanıp kullanmadığını sorar. Ressamın sabahın erken saatlerinde oy kullandığını öğrenen Kraliçe günlük politikaya dair kısa bir sohbet arasında şu düşündürücü cümleyi sarfeder: "Oy verebilmenize gıpta ediyorum." Ve şöyle devam eder: "Sandığa oy atmaktan bahsetmiyorum, gerçi onu da bir kez yapmak hoş olurdu, sadece taraflı olmanın keyfi için." Ressamın verdiği karşılığın ise bir öncekinden eksik kalır yanı yoktur. Ressam, hükümdar olarak oy verme hakkı olmamasına rağmen, Kraliçe için üzülemeyeceğini; zira her halde hükümetin, majestelerinin hükümeti olduğunu söyler. Gururu okşanan Kraliçe ise, müstehzi bir ifade ile "evet, bu da bir teselli herhalde" diyerek konuşmayı noktalar.
Parlamenter sistemin, özellikle ülkemizde anlaşılmakta güçlük çekilen sıradışı mantığı üç beş dakikayı aşmayan bu kısa diyalogda incelikle anlatılıyor aslında. AKP hükümeti için de, tarifine ihtiyaç olmayan karşı kutup ile bir inatlaşma içerisinde çözülemeyecek denli önemli, olası sonuçları itibariyle de bir o kadar tatsız soru şu oldu: Kraliçe'nin tesellisi ile yetinmek mi, yoksa "esirgenen"i "esirgeyenler"e basitçe "madem öyle, işte böyle" demek mi?
İşin aslı, 1982 Anayasası devletin sahiplerinin iktidarını güvence altına alan diğer iki kurum (Ordu ve Anayasa Mahkemesi) ile birlikte "Cumhurbaşkanı"nı da "rejim muhafızı" olarak öngördüğünden en başından itibaren bu Anayasada öngörülen Cumhurbaşkanlığının pek öyle "tesellilerle avunacak majesteleri" ile uzaktan yakından ilişkisi yoktu. Bu Anayasa, parlamenter sistemin gerçeğiyle uyumlu şekilde 'taraflı olabilmeyi özleyen bir Cumhurbaşkanı' yerine, devletin sahiplerinin tarafında olduğu askeri darbe ile tescil edilmiş bulunan bir devlet başkanının yüce ruhuna yaraşacak yetkilerle donatılmış 'tarafı baştan belli bir Cumhurbaşkanı' öngörmüştü. Demokratik sürecin varolan fotoğrafı değiştirmesi olasılığı karşısında ve üçlü ittifakın mevzi kaybetme noktasında ise, pek tabii ki Ordu ve Anayasa Mahkemesi gerekli müdahaleyi yapacaktı.
İki kanatlı mı ikibaşlı mı?
Hükümet sistemi tartışmalarında çoğu zaman yapılan hatalardan biri, parlamenter sistemin ikibaşlı bir yürütme öngörmüş olduğuna ilişkin saptamadır. Oysa saf parlamenter yapıda tarafsız, arabulucu rol üstlenen devlet başkanı (kraliçe ya da cumhurbaşkanı) yürütme içerisinde yetkisiz ve sembolik bir unsur teşkil ettiği için sistemi teknik olarak ikibaşlı kılmaz. Saf parlamenter sistemi ikibaşlı yürütme yapılanmasından ayıran yürütmenin aslında ikibaşlı değil, iki kanatlı olmasıdır.
İki kanatlı bir yapı, tıpkı iki kanatlı bir yaratığın sahip olduğu "uçmak" adı verilen özel bir denge konumunda gerçekleşen ayrıksı bir yeteneğe sahiptir. Bu yeteneği o yaratığa has kılan özellik ise, bir bakıma doğasında sahip olduğu iki kanatla gerçekleşir. Bu anlamda, iki kanatlı olarak nitelediğimiz parlamenter yapı fazlasıyla kendiliğinden ve doğal bir görünüm teşkil eder. Kanatlar dengeyi bozan değil, sağlayan araçlardır. İki başlılık ise, iki kanatlı bir yapıdan farklı olarak normalden bir sapmayı hatta bir bozukluğu ifade eder. İki başlı bir yaratık, -tıpkı mitolojideki ikibaşlı ejderha gibi- açık bir olağandışılık taşır. Bu olağandışılık, özellikle belirli yetki kombinezonları ile birleştiğinde, çatışmayı davet eden sıradışı bir düzenek olarak karşımıza çıkar.
Ancak Cumhurbaşkanı Sezer'in anayasa değişikliklerini veto gerekçesinde belirttiği gibi, sadece geniş yetkilerle donatılmış halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanı, sistemi ikibaşlı kılmaz; halk tarafından seçilmeyen bir Cumhurbaşkanı öngören 1982 Anayasasının kurduğu yapı halihazırda ikibaşlı bir yapıdır zaten. Sistemin ikibaşlı olduğunun kanıtlarını ise çok uzakta aramaya gerek yoktur. Şöyle geriye dönüp bakıldığında, Sezer-Ecevit ya da daha yakınlarda Sezer-Erdoğan ikilisi arasında yaşanan gerilim kadar, saf parlamenter sistemde sessiz sedasız yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçiminin ülkemizde onca tantanaya ve hatta bir e-muhtıraya yol açması ikibaşlı sistemin varlığını kanıtlamaya yeter de, artar bile.
Gerçekten de, ikibaşlı yürütme yapılanması, saf parlamenter sistemden farklı olarak devlet başkanının sembolik bir makam olmaktan öte, yürütme alanında epey önemli hatta hükümetle yarışan yetkilerle donatıldığı bir sistemdir. Halk tarafından seçilmiş olmak elbette sistemin doğasını dönüştürür ve iktidarın kişiselleştirilmesine yönelik bir potansiyeli adeta sisteme enjekte eder. Ancak bu, siyasal ve psikolojik bir unsur olup hukuki gerçekliğe tekabül etmez. Hukuki gerçeklik için asıl önemli olan, devlet başkanına tanınan yetkilerin onu siyasi irade karşısında bir güç haline getirip getirmediğidir. Unutulmamalıdır ki, halk tarafından seçilmiş ancak yetkileri sınırlı bir devlet başkanının sisteme katacağı kilitlenme potansiyeli, halk tarafından seçilmemiş ama tam yetkili bir devlet başkanının sisteme katacağı kilitlenme potansiyelinden daha fazla değildir. Nitekim, halk tarafından seçilen ancak sınırlı yetkilere sahip bulunan ya da Anayasada tanınan geniş yetkileri kullanmayan İrlanda, İzlanda, Avusturya ve Bulgaristan başkanları ile hükümet başkanları arasında yaşanan çatışma, 1982 Anayasası'nın kurduğu aksak "parlamenter" yapıdakinden çok daha sınırlı ve daha az sorunludur. İki baştan tekinin yani, başkanın deyim yerindeyse cansız, ölü bir biçimde varlığını diğerinin eline terk etmiş olduğu bu ülkelerde rastlanan "görünüşteki ikibaşlılığa" nazaran 1982 Anayasası'nın yarattığı hükümet modeli, -özellikle ekonomiyi altüst eden bir "anayasa fırlatma krizi," sayısız veto krizleri ve karşılıklı polemikler anımsandığında- halk tarafından seçilmemiş Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulunun siyasal tercihlerine, günlük politikasına pekala da müdahale edebildiği "gerçek ikibaşlılık" yaratıyor.
Kraliçenin tesellisi ile yetinmek
Parlamenter sistem, cumhurbaşkanlığı makamını fren ve denge mekanizmasının bir unsuru olarak öngörmüş değildir. Cumhurbaşkanlığı, anayasal monarşilerde zaman içinde gücünü kaybeden monarkın yerine öngörülen ikame bir kurumdur. Bu kurumun parlamenter sistemdeki önemi ise sembolik, etkisiz kuvvet olmasından kaynaklanır. Tarafsızlığı da, bu denklemi bozmayacak bir sıfır kuvvet olmasının sadece doğal bir sonucudur. Parlamenter sistemdeki devlet başkanlığının varoluş nedenini organlar arasındaki denge ve uyumu sağlamasında değil, bu denge ve uyumu bozmamasında aramak gerekir. Dolayısıyla, iktidara geldikten sonra başkanlık sistemini savunan gelmiş geçmiş tüm iktidarlar gibi AKP iktidarı da, cumhurbaşkanlığını nasılsa bir şekilde kendi uhdesine alacağı geniş yetkilerle donatılmış bir "en üst/yüce makam" olarak muhafaza etmek yerine, Cumhurbaşkanını bir "baş" olmaktan çıkarıp demokratik paradigmaya uygun şekilde "kanat" haline getirmeli, gücü rejim muhafızlarından alıp sivil otoriteye devretmelidir. AKP'nin ihtiyacı olan ve onu geleceğe taşıyacak olan da, mağdur konumunun ardına gizlenen bir fırsatçılık yerine, kitlelerin ruhuna dokunacak böylesi bir samimiyet ve dürüstlük olsa gerekir.

NUR ULUŞAHİN: Yrd. Doç. Dr., Başkent Üni.