Kürdüm ama düşman değilim

27 Nisan "İnternet Muhtırası"nın siyasal sonuçlarının neredeyse saatlerle ölçülen bir zamanda ve hızla ortaya çıkmış olması, bu muhtırayı önceki askeri darbelerden ve müdahalelerden ayıran önemli bir fark olarak görülebilir.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

27 Nisan "İnternet Muhtırası"nın siyasal sonuçlarının neredeyse saatlerle ölçülen bir zamanda ve hızla ortaya çıkmış olması, bu muhtırayı önceki askeri darbelerden ve müdahalelerden ayıran önemli bir fark olarak görülebilir. Muhtıradan sonra, tankların sokak başlarını tutup tutmayacaklarına dair merakımız çok sürmedi neyse ki. Tabii, bu internet muhtırasının, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı varolduğu kabul edilen düşman ve düşmanlık tarifine getirdiği yeni kriteri de hatırlamamak olmaz. Muhtırada yazılanlara göre, "Ne mutlu Türküm diyene" anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Buna göre, muhtıraya karşı demokratik tepkilerini ortaya koyan Diyarbakır Demokrasi Platformu mensuplarının, yazının başlığında kullandığım sloganlarını benimseyenlerin, yani "Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım, Kürdüm, ama düşman değilim" diyenlerin "düşman" olmaktan ve "düşman" olarak görülmekten kurtulma babında hiçbir şansları yok. Tuttukları "günlüklerden" anlaşılabildiği kadarıyla, darbe yapmak için, birbirlerini bile ikna edemeyen generallerimize göre, Türk olmaktan mutluluk duymayıp her neyseler, sadece "kendileri" olmaktan mutluluk duymaya devam edenler, "düşmandırlar ve öyle kalacaklardır".
Bu konuyu şimdilik geçelim ve muhtırayla birlikte gündeme gelen Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara bakalım. Baykal'ın "iç çatışma" uyarısını da dikkate aldıkları tahmin edilebilecek Anayasa Mahkemesi üyelerinin karar verme sürecini asıl belirleyen hadise kuşkusuz 27 Nisan günü, gece yarısında internet üzerinden açıklanan muhtıra oldu. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karar anayasa hukuku açısından çok tartışılacak olsa da, Türkiye'yi yepyeni bir siyasal sürece soktu. Bu süreçte hiç değilse artık askeri bir darbe olmayacağını ve milliyetçi cenahta, izlediği politikalar nedeniyle "ulusal risk faktörü" olarak kabul edilen AKP'nin rejimle kendi arasında yeni bir mutabakata hazırlandığını söylemek mümkün. Mahkemenin 367 için yapılan başvuruda aldığı kararın açıklandığı akşam AKP- MKYK'den gece yarısına doğru çıkan kararlar sürecin nasıl işleyeceğini ve sözünü ettiğim bu yeni mutabakatın esaslarını ortaya koyuyor.
Yüzde 10'luk mağduriyet
AKP, Cumhurbaşkanı'nın anayasadan kaynaklanan olağanüstü yetkilerine dokunulmadan, iki turda halk tarafından seçilmesi, genel seçimlerin beş yıldan dört yıla çekilmesi, 25 yaş için Anayasa'ya yeni bir ek düzenleme yapılması konularında aldığı yeni kararlarla, siyasi gündemin tartışma konularını bir anda farklılaştırdı ve bu gündemin asıl belirleyici ve yön verici gücünün kendisi olduğunu ortaya koydu. Kuşkusuz muhtıranın açtığı yoldan sapmadan ve Cemil Çiçek'in muhtıranın ardından hükümet adına yaptığı ve demokrasiden yana olanları da az çok sevindiren açıklamayı, kamuoyuna bizzat Başbakan'ın ağzından unutma tavsiyesinde bulunmayı da ihmal etmeden.
AKP hükümetinin aldığı kararlar, görev dönemi tamamlanmış ve erken seçimi gündemine almış bir meclisten geçirilebilir mi, bu önümüzdeki günlerde görülecek. Ama görülen o ki, AKP'nin ne köklü bir anayasa değişikliği yapmaya ne de siyasal temsil hakkını yok eden yüksek seçim barajına dokunmaya niyeti var. Oysa bugün yaşanan sorunların temelinde yüzde 10 seçim barajı yatıyor. 25 yaş için yapılan düzenlemenin erken seçimde geçerli olabilmesi ve bu yaştaki yurttaşlarımızın mağdur olmaması için Anayasa'ya ek değişiklik tasarlayan AKP hükümeti, yüzde 10 seçim barajının yarattığı mağduriyeti görmezlikten geliyor. AKP, yüksek barajı, hâlâ "yönetimde istikrar, temsilde adalet"i sağladığı gerekçesiyle savunabiliyor.
Oysa, "temsilde adalet, yönetimde istikrar"ın 1987 yılından bu yana, nasıl sağlandığını, daha doğrusu sağlanamadığını anlamak için 1987'den 2002 seçimlerine kadar ortaya çıkan sonuçlara bakmak gerekiyor. 1987 seçimlerinde oyların yüzde 19,8'inin (4,7 milyon oy), 1995 seçimlerinde yüzde 14,5'inin (4,1 milyon oy), 1999 seçimlerinde yüzde 19,2'sinin (6 milyon oy), 2002 seçimlerinde yüzde 45,33'ünün (14,3 milyon oy) değerlendirme dışı bırakıldığını görüyoruz.
Siyasal temsil hakkının yıllardır yok edilmesini sağlayan kararı ise ne yazık ki, Anayasa Mahkemesi veriyor. Yüksek baraj uygulamasının Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle yapılan başvuruyu karara bağlayan Anayasa Mahkemesi, ülke barajını "olağandışı ölçülere varmadıkça" uygulanabilir bulmuştu.
1995 yılında alınan bu kararın, sonraki yıllarda yaşanan siyasal krizlere nasıl yol açtığı, dahası 28 Şubat ve 27 Nisan askeri müdahalelerine nasıl zemin sunduğu bugün açıkça görülüyor. 2002 seçimlerinde eğer sıfır baraj bile değil, yüzde 5 baraj olsaydı, bugünün parlamento aritmetiği şöyle olacaktı: AKP: 266, CHP: 117, DTP veya DEHAP: 53, DYP: 44, MHP: 34, GP: 28, ANAP: 8. Acaba, Cumhurbaşkanlığı için sağlanamayan siyasal uzlaşma böyle bir bileşimde daha mümkün olmaz mıydı? Ve seçim barajı korunarak yapılacak bir seçimin, yeni dönemde siyasal istikrar yaratacağını kim söyleyebilir?
Açıktır ki, salt Kürt vekiller parlamentoya girmesin diye korunan barajın, bu seçimlerde hiç de şaşırtıcı olmayacak sonuçlara da yol açması muhtemel. DYP ve ANAP'ın, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 27 Nisan muhtırası sonrasında ortaklaşa izledikleri politikanın merkez sağda tercih yapan seçmeni hiç memnun etmediğini ve 2002 yılında olduğu gibi bu partilerin birleşseler bile baraja takılabileceklerini hesap etmek hiç yanlış olmaz. Aynı risk milliyetçi cenahın partileri için de geçerli. Henüz bu konuda bir kararı yetkili organlarından geçirmemiş olsa da, bağımsız adaylarla seçime girebileceğini dile getiren DTP, AKP ve CHP'den oluşacak bir Meclis bileşeni hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Yani sırf DTP Meclis'e girmesin diye, bu seçim barajı inadını sürdürmenin artık bir anlamı kalmadı. DTP bağımsız adaylarla da girebilir Meclis'e. Bu imkanı geçmiş dönemlerde çok değişik sebeplerle kullanmadı belki, ama bu seçimlerde böyle bir tercih kullanabilir. Dahası, bağımsız aday tercihinde, Türkiye'de, "ya tam demokrasi ya hiç" diyenlerle, "Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım, Kürdüm, ama düşman değilim" diyenlerin ortaklaşmaları sağlanabilirse eğer, yeni yasama döneminde "sözde değil özde" demokratikleşme, Kürt sorununda adil bir çözüm için somut adımların atılması sağlanabilir ve yeni bir Anayasa için toplumsal müzakere sürecinin başlaması dönemine girebilir Türkiye.
Yani Cumhuriyet'in "mağduru" AKP, temsil ettiği geleneksel güçlerle, modernlik arasında karmaşık, çok katmanlı karşılaşmaya dair o bildik hikâyesini yaşamaya, "çatışmasız" devam edip başkalarının mağduriyeti pahasına yola bildiğince devam etmeyi tercih ederken, Cumhuriyetin gerçek mağdurları güçlerini birleştirerek, adalet, demokrasi ve özgürlük için Türkiye'nin yurttaşlarının yeni siyasal adresi ve gücü haline gelebilirler.