Küre Dağlarını bilir misiniz?

Hiç Küre Dağlarına gittiniz mi diye değil, Küre Dağlarını duydunuz mu diye başlamak daha uygun galiba... Çünkü bu ismi kafasındaki haritanın içine tam olarak yerleştiremeyen veya hiç duymayan birçok insan olduğunu biliyorum.
Haber: FERİDE CİHAN GÖKTAN / Arşivi

Hiç Küre Dağlarına gittiniz mi diye değil, Küre Dağlarını duydunuz mu diye başlamak daha uygun galiba... Çünkü bu ismi kafasındaki haritanın içine tam olarak yerleştiremeyen veya hiç duymayan birçok insan olduğunu biliyorum. Benim kafamın içindeki haritada da net olarak yer almıyordu, Ağustos başına kadar. Bu yaz nereye gitmeli arayışına, aslında hep deniz kıyıları tercihini kullanan ben bu sefer bazı arkadaşlarımın ikna kabiliyeti, daha da önemlisi içimdeki derinliklerden gelen, epey temkinli de olsa, tam olarak zapt edemediğim bilinmeze merak dürtüsüyle, Küre Dağlarına gitmeye karar verdim. Nereden bilebilirdim ki tüm adrenalinimin tükeneceğini? Bu kadar bilinmezle karşılaşacağımı?
Dağ gibi dağ...
Değişik meslek ve yaş grupları ile değişik yaşamlardan oluşmuş 20 kişilik grubumuzla hepimizin içindeki bilinmeze doğru gitme dürtüsünü, biraz da katılmış olduğumuz "ebruli tur güvenliğiyle" garantiye alarak yola çıktık. Safranbolu üzerinden Kastomunu-Pınarbaşı yöresine ulaştık. Başımıza geleceklerden habersizce konakladığımız tesislerinden erken saatlerden itibaren yola koyulduk. Dağ bizi bekliyordu. Küre Dağları, Batı Karadeniz'de en yüksek yeri 2000 metre yüksekliğine ulaşan ve içinde çeşitli kanyonlar, vadiler, mağaralar barındıran karmakarışık yollara sahip ve biz şehirli ayaklar için oldukça zor bir dağmış meğer... Bir başka deyişle dağ gibi bir dağ. Onun hakkında hiçbir şey bilmeyen bizleri büyük bir ağırbaşlılık ve olgunlukla karşıladı. Onunla eğlenmemize, başlangıçta "aaa ne kadar da kolaymış" dememize hiç aldırmadı. Köknar ağaçlarının gölgesinde yürürken, şimşir yapraklarının güzelliğini fotoğraflarken hepimiz çok mutlu ve keyifliydik. Biraz yol aldıktan sonra o koskocaman dağın bazı sürprizleri olabileceğini düşünmeye başlamıştık artık. Bazı arkadaşlarımızın dönmeyi planladıklarını bazılarının da artık bunun için çok geç olduğunu düşündüğünü biliyorum. Ayaklarımıza devamlı çalı çırpı dolaşıyor ve gittikçe daha dikleşen sert kayalıklara doğru tırmanıyorduk. Biraz bilinçsizce. Başlarken asla bu kadar çılgın olduğunu anlamadığımız bu dağlar (ki hakkında bir çok yazı okumuş ve hatta gelmeden önce bazılarımız CNN'de yayınlanan Küre Dağları belgeseli programını bile seyretmiştik) aniden çıldırmış gibiydi. Mantar mağarası, Ilgarini mağarası ve ejderha kuyusu. Mantar mağarası dedikleri bulunduğumuz yerin metrelerce dibinde, acayip soğuk, bilmem kaç senelik sarkıt ve dikitlerden oluşmuş bir mağara. Mağaraya iniş cehennem merdiveni türünden çatırdayan sesleri ve yarım yamalak dengesi ve etrafındaki uçurumlar ile tam bir korku tüneli. Hepimizin bu merdiveni geçerken harcadığı adrenalin biraraya gelse dünya yörüngesinden oynayabilir sanıyorum. Aramızdaki en yaşlı kişinin aslında en gencimiz olduğunu ve içimizdeki kendini aşma, zoru başarma yetisinin ve hayatta kalma dürtüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu o mağara girişinde anladım. Ilgarini mağarası ise Bizans döneminden kalmış yeraltı yerleşim yeri olarak kullanılmış, içerisinde dehlizler, kemik parçaları, lahitler ve taşlarla oldukça ürkütücü. Ve şaşırtıcı. Ejder kuyusundaki o büyüleyici, sisli atmosfer asla unutulamaz. Hepsi inanılmazdı. Kendi içsel mağaralarımız kadar gizemli çapraşık ve karanlıktılar. Bu çılgın dağ manzaralarını görerek aslında her birimiz kendimizin ne kadar dağa yakın olduğumuzu sınadık. Dağın hiçbir suçu yoktu. O görkemli ağırbaşlı vakur dağ, orada, hep orada duruyordu. Biz onu tanımıyorduk veya tanıdığımızı zannediyorduk. Onu hiç tanımadan, derinliklerini bilmeden ve sürprizlerine daha önce hiç tanık olmadığımızdan tabii ki çok yorucu bir yolculuk oldu... Artık çılgın dağ manzaralarını arkamızda bırakarak yine oldukça zorlu bir inişe geçmiştik. Artık her birimiz dağın müsaade ettiği kadar biraz daha dağa yaklaşmıştık.
Onu biraz öğrenmiştik... Daha temkinli, daha saygılı ve daha tecrübeliydik. Başlangıçtaki gibi bilinçsiz sevinçlerimiz, emeksiz isteklerimiz yoktu... Aynen bir hayatı yaşamak veya kendimizi veya bir başkasını tanımak gibi. Küre Dağlarına gidiniz ve bir kez de hayata oradan bakınız.