Kürt açılımı vesilesiyle Osmanlı'da sulhu hatırlamak

Osmanlı'daki sulh akdinin amacı suçluyu belirlemek ya da cezalandırmak değildi. Sulh geleceğe yönelik bir seçimdir
Haber: IŞIK TAMDOĞAN / Arşivi

Kürt açılımı çerçevesinde bugünlerde “toplumsal barış”ın nasıl mümkün olabileceği tartışılırken, basındaki yazılar “pişmanlık, suç ve itiraftan” tutalım da “bedel”e kadar çeşitli kavramlarla dolup taşıyor. Uzlaşma kuşkusuz çok karmaşık bir pratiği hayata geçirebilme becerisi ile beraber toplumsal maharet gerektiren bir süreç. Çeşitli toplumlar, farklı zamanlarda bu soruna bir çözüm bulmaya çalışmışlar ve değişik “uzlaşma” pratikleri geliştirmişler. Bu pratikler ilk bakışta “kuralsız” ve kendiliğinden işler gibi gözükseler de, arkalarında çok karmaşık bilgileri, deneyimleri, referansları barındırırlar ve hatta bazı “yazılı olmayan kurallara” itaati gerektirirler. Osmanlı toplumunda gündelik bir adalet pratiği olan “sulh” da ardında böylesine karmaşık referanslar, deneyimler ve kurallar barındıran bir “uzlaşma” yöntemi idi.
Sözlük anlamı ile “barış” ya da “rahatlama, huzura erme” anlamını taşıyan “sulh” sözcüğü, Osmanlı toplumunda işlerlikte olan yasal bir uzlaşma pratiğinin de ismi idi. İhtilaf içinde olan iki taraf, aralarındaki husumeti giderebilmek için farklı yollara başvurabilirlerdi. Bunlar doğrudan intikam almaktan karşılıklı uzlaşmaya (sulh) varabilmeye kadar geniş bir yelpazeye yayılan farklı çözüm biçimleriydi. Bu iki ucun arasında, üçüncü şahısların da devreye sokulduğu, kadı mahkemesine (ya da başka otoritelere) başvurmak gibi yollar da vardı. Seçilen her yolda, bu yola başvuran kişilerin beklentisi farklıdır. Üçüncü bir kişinin hakimliğini aramadan doğrudan intikama (bugünkü tabiri ile kan davası) başvuran şahıs, kendisini yargıç yerine koyduğu bir “adalet arayışı” içindedir. Mahkemeye başvuran kimse de “adalet arayışı” içindedir ancak yargı yetkisini tarafsız ve kanunen bu yetkisi meşru sayılan bir mercinin takdirine bırakmıştır.
Osmanlı toplumunda ihtilaf halinde olan taraflar ya kendiliklerinden ya da kadının önayak olmasıyla sulha, yani karşılıklı uzlaşmaya karar verirlerdi. Sulh anlaşmalarının meşruiyeti sadece İslam hukukuna dayanmıyordu. Osmanlı sultanlarının kanunnamelerinde de sulh anlaşmalarını teşvik edici bahisler vardı. Ayrıca sulhun uygulanışı sadece kadı mahkemeleri ile sınırlı değildi. Hakime başvurmadan, taraflar arasında sadece şahitlerin huzurunda ve sözel olarak da sulh anlaşmaları yapılabiliyordu. Dahası gayrimüslimler de kendi aralarında ya da bir Müslümanla sulh anlaşması yapabiliyorlardı. Bütün bunlar bize sulh anlaşmalarının, dini ve hukuki temellere dayandıkları kadar, Osmanlı coğrafyasında etkili olmuş, çok daha eski örfi, yani geleneksel temellerden de beslendiklerini gösterir.

Karşılık değil
Sulh anlaşmalarında tarafların kim olduğu, anlaşmazlık konusunun ne olduğu (hırsızlık, borç, yaralama ya da cinayet gibi) ve sulh bedelinin ne kadar olduğu zikredilirdi. Sulh akdinin amacı suçluyu belirlemek ya da cezalandırmak değildi. Sulh anlaşmalarında, bugünden (bugünkü adalet anlayışımızdan) geriye baktığımızda şaşırtıcı birçok öğe var: Bunlardan birincisi, sulh anlaşmasının suçlanan tarafın suçu reddetmesine rağmen yapılabiliyor olması. Öte yandan, sulh bedelleri de anlaşılması karmaşık bir konu. Sulh anlaşmalarında, taraflardan biri diğerine bir bedel ödemek durumundaydı. Bu bedel nakit ya da ayni olarak (sulh bedeline karşılık bir hayvan ya da sembolik değeri olan Kuran ya da kılıç gibi bir eşya) verilebiliyordu. Dikkati çeken bir konu da, bu bedellerin hiçbir zaman kaybedilen şeye denk düşmemesiydi.
Sulh bedelinin “gerçekten kaybedilene” tekabül etmiyor olmasını anlamanın tek yolu, uzlaşmaya gidenlerin bu yolu neden seçtiklerini anlamaktan geçiyor kuşkusuz. Diğer adalet arayışlarının aksine, uzlaşmaya gitmeye karar verenlerin birincil motivasyonu “haklarını aramak” değildi. Kaybedilenin gerçek değerini elde etmenin ya da suçludan intikam almanın yolu mahkeme veya yargıya başvurmaktı. Karşılıklı uzlaşma yolunu seçenlerin hedefi ise geriye dönük bir hesaplaşmayı kapatmanın yanı sıra -ve belki de daha önemlisi- geleceğe dönük bir barışa ve huzura -sulhun kelime anlamı gibi- ulaşmaktı. Çekilen acıya, kaybedilen bir yakına ya da mala tekabül eden gerçek bir bedel arayışı, sulh anlaşmasına oturan tarafların temel motivasyonu değildi. Yoksa bir kılıç ya da Kuran, kaybedilmiş bir evladın ya da yakının yerini tutabilir mi?
Eğer uğranılan kaybın maddi karşılığını vermeyecekse, kaybedilmiş bir yakının geriye dönmesini sağlayamayacaksa ve de intikam alınamayacaksa, uzlaşmaya başka hangi nedenlerden dolayı gidilebiliyordu? Her şeyden evvel düşmanlığın sona erdirilebilmesi için. Mesela olası bir kan davasının önünü almak için ve gelecekte kimsenin töhmet altında kalmaması için. Çünkü kişilerin namının esas alındığı, anlaşmaların sözlü olarak yapıldığı bir toplumda, “töhmet altında kalmadan”, kişilerin namlarını koruyabilmeleri, toplumdaki varlıklarını sürdürebilmelerinin önkoşulu olduğundan, uzlaşmaya gitmek başka “adalet arayışlarına” tercih edilebiliyordu.
Kürt açılımı çerçevesinde “toplumsal barış”ın nasıl mümkün olabileceği tartışılırken, Osmanlı toplumunda sulhu hatırlamanın anlamı “adil çözüm”, “suçlu” ya da “bedel” kavramlarının böylesi bir süreçte yer alıp alamayacaklarını düşünmeye çalışmaktır. Burada amaç, Osmanlı dönemindeki bir uygulamanın yersiz ve anakronik bir nostalji ile bugüne taşınması değildir. Amaç, bu coğrafyada yer edinmiş olan ve izleri tümüyle silinmemiş bir pratiğin bize hatırlatabileceklerine dikkat çekmektir. Bu coğrafyada yaşayan herkesin az çok, bilerek ya da bilmeyerek tanık oldukları pratikler bunlar. Bu uzlaşma yöntemleri, kan davası ya da töre cinayetlerinin aksine, toplumsal ilişkilere ve barışa olumlu katkıda bulunabileceklerinden, değer biçilemez toplumsal birer miras gibidirler. Geçtiğimiz günlerde çocuklarını çatışmalarda kaybetmiş Kürt annelerinden oluşmuş bir grubun, şehit annelerine “barış sembolü” olarak beyaz tülbent vermeleri de toplumsal hafızada yer edinmiş, yazılı olmayan kurallara göre halen sürdürülen (hatta nereden geldiği bile artık bilinmeyen) sözel sulh pratiğinin günümüz de uygulanmasına çarpıcı bir örnektir. Doğu ve Güneydoğu’daki geleneğe göre iki Kürt aşireti, aile veya erkek arasında süren bir kavgada, taraflardan birinin kadın yakını veya annesi, başındaki beyaz tülbenti çıkarıp ortaya atarsa, bu kavganın, küslüğün bittiği anlamına geliyormuş.
Sulh geleceğe yönelik bir seçimdir, suçlu aramaz . Sulh “toplumsal beraberliği” yeniden mümkün kılabilmek için, tarafların her birinin diğerini “töhmet altında bırakmadan”, husumetten başı dik çıkabilmesini kabul ederek girişmeleri gereken, çok karmaşık, oldukça zor ve de en önemlisi toplumsal maharet gerektiren bir süreçtir.

IŞIK TAMDOĞAN:Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi, Paris