Kürt gençleri müzakerede

Kürt gençleri müzakerede
Kürt gençleri müzakerede

İntifada da bir müzakere çeşididir.

Müzakerenin tek şartı vardır: Karşılıklılığı kabul etmek. Bu sebeptendir ki, Ahmet Türk'ün "müzakere edilecek son kuşak biziz" lafını hakikaten kastettiği ölçüde okumak gerekir
Haber: NAZAN ÜSTÜNDAĞ / Arşivi

Günlerdir Türkiye ’nin belli kesimleriyle birlikte benim de kafamı kurcalayan bir soru var: “Müzakere edilecek son kuşak biziz” ne demek? Ve akabinde kafama takılan başka cümleler: “Kürt gençlerini BDP de kontrol edemiyor”, “Kürt gençleri öfke dolu”, “Türkiye’de Filistin benzeri bir intifada olabilir”.
Gazetelere ve gündeme bu tür soruların oturmasına sebep olmuş beyanatların maksadını bir yana koyarak düşünmek gerekli. Nihayetinde tüm bu beyanatlar Türkiye’de barışı getirecek koşulların ve akabinde çeşitli tarafların mutabakatıyla oluşturulacak bir silahsızlanmanın gecikmeden gerçekleşmesinin acil olduğunu hatırlatmak için veriliyor. Ancak cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşeli. Barışa doğru giden taşları örmeye niyetli yukarıdakilere benzer beyanatlar, Kürt gençleri için bir cehenneme dönüşmeye muktedir. Bir yandan da felaket tellallığı yapan, müneccimliğe soyunmuş bu sözler genç Kürtleri, bırakın şu anı, gelecekte dahi siyasetten uzak tutmaya, dışsal düşlemeye sebep olma potansiyeli taşıyor. Üstelik başka bir soru daha var: E peki bu çocuklar, ne gençler velev ki barıştan sonra ne olacak? İyileşecekler mi, öfkeleri mi dinecek, yok mu olacaklar?
Müzakere türlü türlüdür. Tarafların konuşarak müzakereye oturması, müzakerenin sadece bir türü. Taraflar karşılıklı silahlanıp birbirlerinin güçlerini sınayarak da müzakere edebilir örneğin. Sadece aracılar kullanılarak, belli konuların konuşulması önlenerek ve karşılaşıldığında hafifçe baş eğip selam vererek de müzakere edilebilir. Soğumaya bırakıp unutmuş gibi yapmak da bir müzakere biçimidir. Müzakerenin tek şartı vardır: Karşılıklılığı kabul etmek. Bu sebeptendir ki, Ahmet Türk’ün “müzakere edilecek son kuşak biziz” lafını hakikaten kastettiği ölçüde ve maksadını aşırtmaksızın okumak gerekir. 

Sürülenlerin çocukları
Ahmet Türk ve arkadaşları ne kadar büyük zulümler görmüş ve bunun kat be katına tanıklık etmiş de olsalar, bir zamanlar Türkiye’de Kürtlerin ve Türklerin ortak evrenler paylaşabildiği bir kuşaktan geldiler. Belki 90’ların konsepti ayrılmaktı, ama ortada gerçek bir müzakere vardı. Belki 90’lar TC’nin en kanlı, en tekrar edilmemesini umduğumuz yıllarıydı. Ama TC ve PKK yukarıda saydığımız her türlü müzakere türünü yürütüyorlardı. Muhtarlar hem “dağda gezen arkadaşları” hem de “jandarmayı” ağırlıyor, köylüler her iki gruba da birkaç koyun veriyor, savaşın ta göbeğinde özledikleri gibi olmasa da bildikleri gibi yaşamaya devam ediyorlardı.
Sonra Türkiye Cumhuriyeti kendine benzeyen devletler gibi, üstelik de mirasını aldığı Osmanlı İmparatorluğundan çok iyi öğrendiği, zorunlu yerinden etmeyi yeniden keşfetti. Zorunlu göçün nasıl bir zulüm olduğunu yıllardır anlata anlata bitiremedik. Apar topar toprağından sürülmenin, her şeyi ama her şeyi geride bırakmanın ne kadar korkunç olabileceği tahmin bile edilemez. Böyle bir hafıza biter mi? Geçer mi? İyileşir mi? Ceviz ağaçlarının özlemiyle kederlenen, işçi pazarlarında günlerce bekleyen babalar, çesme sohbetlerini, büyük ev mutfaklarını, bulgurunu, buğdayını, çeyizlik yorganlarını geride bırakmış, dört duvarda dilsiz kalmış analar iyileşir mi? Onların çocukları geldikleri şehirlerde önce aşağılanmayı öğrendiler. Sonra çalışmayı. En çok da siyaset konuşmayı. 

Müzakere çeşitleri
Onları harcamak için her şeyi yaptık milletçe, kardeşçe. Çöp toplarlarken suratlarına bakmamayı başardık. Sanki her şeyleri tamdı da baba baskısı ömürlerini almıştı tiyatrosunda, onların ağızlarından “baba beni okula gönder” şarkıları söylemeye başladık. Tekstil atölyelerinde sömürmeyi de bildik. Nerelisin deyince yüz buruşturmadan terörist mi acaba diye test etmeyi de. 10 midye kaça deyip bir hüzünlü terk hikayesi karşılığında bahşişi boldan vermeyi.
Çoğu müzakereyi kesti, doğrudur. Bir ben demeye, kamusal alanda bir kez görünmek için her dalavereye, mahalleliyi şiddetle sindirmeye, küçücük evlerden sokaklara kaçıp uyuşturucularla dinmeye, mafya tetikçisi şöhretine, kimi de minnacık bedenlerini kasabanın büyük esnafı ve devlet erkanına teslime razı oldular. Kadersizdiler. Arabesklik için demiyorum. Cidden kadersizdiler. Hâlâ müzakere kapılarını açık tutanlar sadece bir avuç “taş atanlar”.
İntifada bir müzakere çeşididir. 2006’da Diyarbakır’da devlet binaları kadar, Ofis’teki dükkanları da taşlayan çocuklar yeni bir müzakere alanı açtı. Babaları, anaları köy yerinde iki koca orduyu idare etmiş çocuklar, “halkı” kamusal alana taşıdı. Hangi ölüm kabullenilmez, hangi bedel ödetilmez dersiydi birinci verdikleri: Kimyasal olmaz, topluca katledilmez. Çatışmanın da raconu vardır. İkincisi: Askerlerin, tankların ve F-16’ların işaretlediği bir kentte evde hissetmenin tek yolu aynı o İrlanda filmlerinde, dünyayı uzaylıların aldığı dizilerde alkışladığınız duygusal sahnelerde gördüğünüz gibi, toplu isyan ve şiddetten geçer. Üç: Ne Kürt, ne Türk siyasetçiler müzakere masalarından geçmişin bilgi ve bilgeliklerini, acı ve umutlarını miras almış eğri büğrü sıradan kahramanları görmezden gelip orta sınıf mutabakatlarıyla koca bir 30 yılı geçiştiremez. 2006’dan bugüne bu çocuklar, bu gençler müzakerede. 

Bayağı bayağı müzakere
Belki hatırlamak gerekir, Diyarbakır cezaevinde kendini asan Mazlum Doğan, kendini ölüm orucuna yatıran Kemal Pir, Hayri Durmuş ve kendini yakan Ferhat Kutay da bunları yaparken gencecik delikanlıydılar. Arkalarında bir sadakat mirası, birer büyük kahramanlık efsanesi ve direnen ve mücadele edenlere birer cesaret nüshası oldular. 90’larda dağa çıkanlar, insan hakları derneklerinde hak mücadelesi verenler, gazete çıkarıp, sendikalarda çalışıp, faili meçhullere kurban gidenler de gencecik kızlar ve oğlanlardı.
Ne yazık ki siyasetçilerin aymazlığı, görmez duymaz kulaklarına karşı müzakereyi yürütmenin tek yolu başkalarının harcamaya kalktığı bedeni kendin alıp harcamak ve sözünden öte bedenini iletişime, yoruma, tarihe açmak oluyor bu felaketler çağında. Bugünün gençleri aynı şeyi yapıyor. Diyeceğim o ki, gençler bayağı bayağı müzakerede. Ama müzakerenin türleri var. TC açısından bakacak olursak PKK’yle müzakere en kolayı... 

NAZAN ÜSTÜNDAĞ: Yrd. Doç., Boğaziçi Üni.