Kürt sorunu, ne sorunu?

17.2.2007 Cumartesi günü İstanbul'da bir Mehmed Uzun Konferansı yapıldı. Bütünüyle Uzun'un yaşamına ve yapıtlarına odaklanan bir konferans. Şu aralar ağır bir hastalıkla uğraşmakta olan Mehmed Uzun, dünya edebiyatı açısından taşıdığı önemden öte...
Haber: NECMİYE ALPAY / Arşivi

17.2.2007 Cumartesi günü İstanbul'da bir Mehmed Uzun Konferansı yapıldı. Bütünüyle Uzun'un yaşamına ve yapıtlarına odaklanan bir konferans. Şu aralar ağır bir hastalıkla uğraşmakta olan Mehmed Uzun, dünya edebiyatı açısından taşıdığı önemden öte, yaşamı ve tavrı ile Kürt sorunu açısından bir turnusol kâğıdı gibi. Özellikle Uzun'un konferans bitiminde yaptığı konuşmayı dinlerken, bu konu zihnimde biraz daha netleşti: Kürt sorunu en temelde gerçekten de bir terör sorunu. Ne var ki, genellikle kastedildiği gibi PKK'ninkinden ibaret değil bu terör, çok daha öncesi var: Zora dayalı asimilasyon politikasıyla başlamış olanı.
Kürtçe konuşmak, bugün hâlâ soruşturma ve ceza konusu olabiliyor. Tam da bu yazıyı biçimlendirmeye çalışırken Hak ve Özgürlükler Partisi Genel Başkanı Sertaç Bucak'tan aldığım bir mektupta, Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 14.2.2007 tarihinde Hak ve Özgürlükler Partisi'ne verilen Kürtçe cezasından söz ediliyor. Bucak'ın bildirdiğine göre, partisinin 2004 başında Ankara'da yapılan kongresinde Kürtçe konuşulduğu ve devlet protokolüne Kürtçe davetiye gönderildiği için 13 eski yöneticisine ve Kongre Divanı üyelerine 1 yıl ile 6 ay arasında değişen hapis cezaları verilmiş. Üstelik, iddianamede, yapılan konuşmaların "kin duygusu yayan, şiddeti öven ya da isyana teşvik teşkil edecek ibarelerin bulunmadığı tespit edilmiştir" denmesine karşın!
Benzer soruşturmaların Diyarbakır Belediye Başkanları ve daha başkaları için de açılmış olduğu herhalde hatırlardadır.
Dili taşıyan
Bu uygulamalar, zora dayalı asimilasyon politikasının esas olarak sürdürülmek istendiğini gösteriyor. Mehmed Uzun'un ve Türkiye egemen çevrelerinde adı pek az edilen diğer modern Kürt yazarlarının deneyimleri de bunu gösteriyor: Dilin en yüksek taşıyıcısı olan edebiyat da "terörle mücadele" adını taşıyan terör rejimiyle karşı karşıya.
Bu son cümleden kastım ve aslında bu yazıdan muradım şu: Mehmed Uzun gibi Kürt dilinin ve kültürünün bir yaşatıcısı ve yaratıcısıysanız, şiddet ve terör yöntemlerine her zaman karşı çıkmış ve dolaysız politikadan her zaman uzak kalmayı seçmiş olmak sizi baskı ve teröre maruz kalmaktan kurtarmıyor.
Bunun galiba en somut kanıtı, yazı dili olarak Kürtçeyi seçmek isteyen aydınların Cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkede barındırılmamış olmalarıdır. Son dönemlerde bu durum biraz değişiyor gibiyken, 13-14 Ocak 2007'de Ankara'da yapılan "Türkiye Barışını Arıyor" konferansı sırasında aynı politikanın bir örneğini daha gördük: Ankara Emniyeti, konferans konuşmacılarından ikisinin konuşmalarını kaydedeceğini bildirmişti, biri Mehmed Uzun olmak üzere. Sonradan, düzenleme komitesinin itirazlarına rağmen yalnızca iki konuşmacı değil, bütün toplantı kaydedilmiş, o başka. Oysa yeni mevzuat, yanılmıyorsam, Emniyet'e böyle bir yetki vermiyor. Kamuya açık, bütün televizyonların çekim yaptığı bir toplantıyı ayrıca kaydetmekteki ısrar doğallıkla hem komik hem de her zamanki gibi, gözdağı olarak algılanıyor.
Mehmed Uzun'un zaten doktorlarından Diyarbakır'dan kalkıp Ankara'ya gelme izni alıp alamayacağı kuşkuluydu, nitekim alamadı, konuşmasını yazılı olarak gönderdi.
Burada asıl dikkat çekmek istediğim nokta, Mehmed Uzun'un, üstelik de ağır hasta olduğu bir dönemde, resmi tepkiye herkesten çok maruz kalmasıdır. Öncesini de unutmayalım: Hastalığından önce, ortalıkta Uzun dahil 250 Kürt aydınından oluşan bir kara liste ile bu aydınların PKK'nin hedefinde olduğu söylentisi dolaşmıştı. Uzun, yıllardır kaldığı sürgünden dönüp İstanbul'a yerleşmeyi planlarken gazetelerde manşet olan bu haberler üzerine İsveç'e geri dönmek zorunda kaldı. Hemen ardından, Gündem gazetesi, söylentilerin PKK tarafından yalanlandığını yazdı. Uzun bundan bir süre sonra hastalandı ve İsveç doktorları kendisine çok az ömrün kaldı deyince, hastalıkla Diyarbakır'da uğraşmak (ve bence, tehditler karşısında bağrı açık durmak) üzere geldi ve Diyarbakır halkının sevgilisi oldu. O arada onu hedef ilan etmek biçimindeki terör edimi de faili meçhullere karışmış durumda.
Yineliyorum: Söz konusu olan, bir edebiyatçıdır. Büyük bir romancı ve Kürt edebiyatının en önemli tarihçilerinden. Her türlü şiddete karşı olduğunu defalarca yazdı ve söyledi, yıllardır doğrudan siyasal eylemden uzak duruyor.
Kürt sorunundaki resmi söylemin elinde iki damgası var: "Terörist" ve "bölücü". Devletin kırmızı çizgileri, laik, demokratik, sosyal ve üniter olmak biçiminde sıralanıyor. Toplumumuzun vazgeçilmez referansı Genelkurmay Başkanı da en son ABD'de yine böyle dedi.
Peki ya Kürt kültürü? Kürt dili ve edebiyatı? Resmi ya da gayriresmi, yerleşik söylemin hiçbir köşesinde böyle bir konu, böyle bir kaygı yer almıyor. Kürt kültürü, terörizm ve bölücülük suçlamaları dışında herhangi bir ilgiye mazhar olmuyor. Bütün bir kültürel varlığın karşılığı şu göstermelik TV programları olabilir mi?
Asimilasyon politikasının başlıca gerekçesi hâlâ "Ne mutlu Türküm diyene" formülü. "Türküm" demek, Kürt olma özgürlüğünü sağladı mı peki Cumhuriyet boyunca? Yurttaşların Kürt olma ihtiyacını karşılayıp Kürt kültürünü koruyabildi mi?
Zora dayalı asimilasyon
Ne koruyabildi ne de yok edebildi. Hep dendiği üzere, bastırılmış olan geri dönüyor. İnsanların böyle özgürlüklere ihtiyacı var. Yunanistan ve Bulgaristan Türklerinin Türk olmaya ne kadar ihtiyacı varsa, Türkiye Kürtlerinin de Kürt olmaya o kadar ihtiyacı var. Merak ediyorum, Yunanistan ve Bulgaristan Türkleri bu iki ülkeyi bölmek istedikleri için mi Türktürler? Dillerini ve kültürlerini koruyup geliştirme hakları onun için mi savunulmalı?
Türkiye Kürtlerinin bazılarında bölünme eğiliminin olması, dillerini ve kültürlerini koruyup geliştirme haklarını ortadan kaldırmaz. Tersine, dillerinin ve kültürlerinin hep yok sayılmış olması bölünme eğilimlerine zemin hazırlar. Kişisel olarak, emperyalizmin Türkiye'yi bölmek isteyebileceğinden hiç kuşku duymuyorum. Emperyalizm bölücüdür. Ama ona bu olanağı sağlayanın zora dayalı asimilasyon politikası olduğundan da kuşkum yok. Zora dayalı asimilasyonun kendisi emperyaldir.
Her durumda, Kürtler, dillerine, kültürlerine ve Mehmed Uzunlarına dört elle sarılmış durumdalar. Biz ölümlüler bunu ancak saygı ve sevgiyle karşılayabiliriz. Devletin sözünü ettiği irtica ve bölücülük tehlikesine gelince, bizim açımızdan bakıldığında bunlara en az bir tehlike daha eklemek gerekiyor: Savaş ve militarizm tehlikesi. Militaristler, tıpkı her hastalığı ameliyatla iyileştirmeyi arzu eden cerrahlar gibiler. Söylemleri ise toplumsal yarara değil, "ulusal çıkar"a dayanıyor.
Bu "çıkar" kavramı, bireyler için kullandığımız "çıkarcı" sıfatının çok iyi gösterdiği tehlikeleri içeriyor. Bush ve ona payanda olan korkunç büyüklükteki çıkarların sahipleri "ulusal çıkar"cıdırlar: "Ne pahasına olursa olsun ulusal çıkar"cılar. Bu pahayı her gün ibretle izliyoruz. Biz dünya halkları Bush'un dilindeki "interest" sözcüğünü kendi dilimize "ilgi ve yarar" diye çevirmeliyiz. Bizim gözettiğimiz nokta her zaman ulusal ve evrensel yararlar olmalı. Ulusal, "ülke düzeyinde" anlamına gelmek üzere.
PKK epeydir üniter devleti benimsediğini ilan edip duruyor. İzleyebildiğim kadarıyla devletin kırmızı çizgilerine aykırı bir talep ileri sürmüyor. PKK şu an, tarihinde terör ve ayrılıkçılık olan, bugün ise eğer talepleri gerçekleşmezse yine terör ve ayrılıkçılık politikalarına dönme tehdidinde bulunan bir örgüt konumunda. Devlet ise, üniter yapıda anayasal tanınma diye özetleyebileceğimiz şu anki taleplerden, "aşama aşama bölünme planının bir parçası" kuşkusuyla uzak duruyor; bugün bunu tanırsak yarın federasyon, öbür gün de bağımsızlık isterler ve her seferinde aynı tehdide başvururlar tezini savunuyor. Ama bu, bir niyet okuma olarak yorumlanmaya elverişli, görünürdeki kısırdöngüyü pekiştiren bir tez.
İçerisinde bütün kültürlerle birlikte Kürt kültürünün özgürce var olup gelişebileceği bir demokrasiye ulaşmak var. 324 imzalı bildirgenin ve Ankara'da yapılan "Türkiye Barışını Arıyor" konferansının iradesi bu yönde. Kürt olsun olmasın aklı başında her yurttaşın istemi de herhalde bu yöndedir. Silah tutan elleri çok başka planlar yönetmiyorsa, gerçekleştirilebilir bir hedeftir bu. Tarık Ziya Ekinci'nin dediği gibi, "tek bir damla kan daha dökülmesin istiyoruz".
Bazen, hatta sık sık, bütün bunlar için çok mu geç kaldık sorusu zihnimde güç kazanıyor. Tanıdığım Kürtler bu soruya hayır yanıtını veriyorlar: Hayır, hiç de geç değil. Güç, ama hâlâ geç değil.