Kürt sorununda şeffaflık gereği

Kürtlerin "demokratik uluslaşması" Türkiye'nin demokratik uluslaşmasından, -bu ne demekse?- ayrı, belki birbirine paralel ama birbirine dokunmayan kulvarlarda mı gerçekleşecek?
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı DTP yerine kurulan Barış ve Demokrasi Partisi, 1 Şubat’ta kongresini yapmaya hazırlanıyor. Bu kongrede, nasıl Türkiye partisi olunabileceği konusunun tartışılması bekleniyor. DTP kurulduğunda da gündemde bu konu vardı. Zaman içinde tavsamış ve DTP emanetçi parti mi sorusunu sormamıza neden olmuştu (“DTP emanetçi mi?”, Radikal İki, 8.10.2009). Bugün yeniden BDP’nin Türkiye sollarına, demokratlarına, liberallerine doğru açılması gerektiği tartışılıyor. Bu amaçla BDP’nin bazı sorumluları temaslarda bulunuyor, zemin yokluyor.
Karnımızdan konuşarak, sorunları açık biçimde tartışmayarak yol alamayacağımızı anlamış olmalıyız. Kürt sorununun tartışılması konusunda birkaç yıl öncesine göre çok mesafe aldık. Sadece devletin temsilcilerinin, merkez medyanın sözcülerinin sorunu eskisinden biraz farklı tartışıyor olmaları değil alınan mesafe. Kürt siyasal hareketinin sözcüleri de eskisine göre kendilerini çok daha açık biçimde ifade ediyorlar. Bu açıklık da önemli bir kazanımdır. Karnından konuşmaya, ağzını kapatıp gözüyle, kaşıyla, eliyle bir şeyler göstermeye çalışmaya son verilmesi, sorunların gerçek aktörleriyle ve gerçek zeminlerinde ele alınmasını sağlar. Eleştirileri ve çözüm önerilerini rahatlatır, sahici kılar.

Öcalan ve PKK
Kapatılan DTP’nin bazı üyeleri, Kürt sorununun çözümü konusunda Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması gerektiğini söylemişti. Bunu son iki yılda artan bir sıklıkla ve ısrarla dile getirdiler. Gerçekten de Öcalan ve PKK, Türkiye’de Kürt siyasal hareketleri açısından muhakkak dikkate alınması gereken, aktif ve belirleyici öznelerdir. Her ne kadar Öcalan hükümlü koşullarında yöneticilik yapamayacağını ısrarla söylese, kendisinin sosyolojik anlamda, manevi anlamda yön gösterici olduğunu iddia etse de, bugün PKK’nın ve PKK’nın hegemonyası altındaki Kürt siyasal hareketinin fiilen Öcalan’ın merkezinde olduğu bir etkileşim ağına tabi olduğu açık.
Öcalan’ı asli muhatap olarak görenler, onun önerilerini kendilerine rehber olarak samimiyetle kabul edenler veya “halkımız böyle istiyor” bahanesiyle kerhen de olsa bunları benimsemiş gibi gözükenler, BDP içinde önemli bir grup oluşturuyor. Bu durumda, BDP’nin Türkiye partisi olma potansiyeli taşıyıp taşımadığını, bunun hangi zeminde tasarlandığını, Öcalan’ın söylediklerine bakarak değerlendirmek daha doğru ve gerçekçidir. Üstelik yeni partinin bazı genel başkan yardımcılarının ve temsilcilerinin yakın tarihlerde dile getirdikleri önerilerin doğrudan ilham kaynağının Öcalan olduğu ayan beyan ortadayken, bunu yapmak bir gerekliliktir. Herkesin daha rahat konuşmasını ve olası beraberliklerin gerçek zeminlerinin açıkça ortaya konmasını sağlayacaktır.
Bugün bazı BDP temsilcileri, Türkiye partisinin üç ortak ilke etrafında gerçekleşebileceğini dile getiriyorlar. Bunlar demokratik cumhuriyet, demokratik vatan ve demokratik ulus ilkeleri. Demokratik cumhuriyet kavramı yeni değil ve Öcalan bunu dile getirmeden önce Türkiye’de Tarhan Erdem’le birlikte çalışan bir grubun hazırladığı son derece önemli bir siyasal programın adıydı.
Buna karşılık, demokratik vatan ve demokratik ulus kavramlarıyla, yanılmıyorsam, ilk kez 1 Ocak 2010’da Fırat Haber Ajansı’nın yayımladığı Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşme notlarında karşılaştık. Belki daha önce Öcalan bunları bir vesileyle dile getirmiştir ama bu konuşmada bu kavramları tanımlamaya çalıştı. Demokratik vatanı, daha önce ortak vatan olarak nitelendirdiğini söyledi. Demokratik ulusu ise, ulusun demokratikleşmesi yani çoklu ulus olarak tanımladı.
Türkiye’de bazen kelimelere onların kaldıramayacağı ağırlıkta anlamlar yüklemeye çalışıyoruz. İçeriği olmayan adlandırmalar yapıyoruz. Kürt siyasal dünyasında, Öcalan’ın konuşmalarında ve özellikle PKK’nın yöneticilerinin söylemlerinde böyle bir aşırı adlandırma (nominalizm) sorunu olduğuna daha önce işaret etmiştik ( “İçeriği olmayan adlar”, Radikal İki, 3.5.2009). O yazıda, Duran Kalkan’ın, “demokratik siyasi sürecin gerillalaşma süreci olarak anlaşılabileceğini” söylemesini içeriği olmayan adlandırmalara örnek göstermiştik. Demokratik ulus kavramı da böyle bir nominalizm izlenimi veriyor. Öcalan, çoklu kültür, çoklu kimlik, çoklu ulusun bileşimine, bunların tümüne demokratik ulus denmesini öneriyor. Neden olmasın? Ama ulus kavramı bunu kaldırabilir mi?

Halkalar
Öcalan’ın 1 Ocak 2010 tarihli görüşme tutanakları sadece ilkeleri değil, örgütlenmeyi de tarif ediyor. Bunu iç içe geçmiş olduklarını tahmin ettiğimiz, dardan genişe doğru giden üç halka benzetmesiyle yapıyor.
Birinci halka, “KCK, illegal bir yapılanma yani Türkiye’ye göre yasal sayılmıyor. KCK’nin ayrı bir yapılanması vardır, işte başı Kandil’dedir”. Bu örgütün Türkiye içinde de yapılanmaları olduğunu, kendilerine göre bir çalışma sistemi olduğunu, legal siyasetten ayrı olduğunu belirtiyor. İkinci halka, demokratik siyasetle ilgili. Öcalan burada Demokratik Toplum Kongresi’ne işaret ediyor. “DTK’nin merkezi Amed’tedir. İçinde Kürtler elbette olur, ama başkaları da olur. (...) İstanbul’da DTK’nin içinde yer alanlar olabilir ama bunlar Diyarbakır’a, Amed’e bağlıdır.” “Üçüncü halka”, diyor Öcalan, “siyasal partidir. Bu, sadece Kürtlerin değil Türkiye’nin siyasal partisi olmalıdır”. Bu partinin çok geniş çevreleri içine almasını, çevrecilerin, feministlerin, “dürüst Alevi kesimlerin” vs. parti içinde kendi görüşleriyle yer almaları gerektiğini düşündüğünü belirtiyor.
Üç ilkeye dayalı, birbiri içine geçmiş üç halkadan müteşekkil bir örgütlenme projesi var önümüzde. Biraz fiilen olan durumu tarif ediyor. Soğukkanlı bir durum tespiti yapmaya ihtiyaç var. Ortada açıkça tarif edilmiş bir durum var. Bunu yok sayarak, bununla ilgili dolambaçlı laflar ederek ilerlemek riyakârlık yapmaktan ya da safdillikten başka bir şey olmayacaktır. Üstelik BDP’nin bazı temsilcilerinin bugün Türkiye’de demokratik mücadelenin ağırlık merkezinin doğu ve güneydoğuda olduğu, 12 Eylül rejimine karşı silahlı olarak direnmenin güç ve meşruiyetinin “devrimci durumu” bu bölgeye taşıdığını iddia etmeleri de bu üç halka benzetmesine açıklık getiriyor.
Bu durumda “Kürt sorununda neredeyiz?”, “Müşterek zeminimiz ne?” sorusunu sormak kaçınılmazdır. Kürtçe konuşan, kendini Kürt olarak tanımlayan bir halkın kimliğinin, dilinin, eşit yurttaşlık haklarının tanınması etrafında mı oluşuyor müşterek zeminimiz? Öyleyse merkezinde Kandil, ikinci olarak Diyarbakır ve üçüncü dış çemberinde de Ankara olan bir siyasal oluşum, bu müşterek zemini sağlar mı, sağlayabilir mi? Bu sorunun yanlış bir soru olduğunu iddia edecek olanlar, muhatap alınmasını istedikleri Öcalan’ın dedikleri konusunda ne düşündüklerini de samimiyetle dile getirmelidir.
Öcalan, aynı notlarda DTK’yı, Kürtlerin demokratik uluslaşmasının aracı olarak tanımlıyor. Bunun bölgede örgütleneceğini, siyasal partinin ise tüm Türkiye’de örgütlenmesi gerektiğini ilave ediyor. “Tüm Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili bir Türkiye partisi olmak” gerektiğinin altını çiziyor. O zaman akla şu soru geliyor: Kürtlerin “demokratik uluslaşması” Türkiye’nin demokratik uluslaşmasından, -bu ne demekse?- ayrı, belki birbirine paralel ama birbirine dokunmayan kulvarlarda mı gerçekleşecek? Kürt sorunu esas olarak ve hatta sadece Kürtlerin sorunudur mu diyeceğiz? Bu Türkiye partisi içinde yer alacak geri kalanlar, bu oluşum içinde destek kıtaları, bindirilmiş tezahürat bölükleri olarak mı yer alacaklar?
Bunlar, sadece bir durum tespitinin akla getirdiği sorular. Bundan böyle her şeyin çok daha açık ve seçik olarak tartışılacağı bir döneme giriyoruz. Etnik kimliklerin üzerinden konuşulması, haksızlıkların, mağduriyetlerin dile getirilmesi açısından elbette bir gerekliliktir. Ancak bu sorunların insanların iç içe, kaynaşarak ve eşitlik temelinde yaşamasını sağlayarak çözülmesi de asli ilkemizdir. Yukarıda özetlenmeye çalışılan durum ve onu besleyen zihniyet dünyası böyle bir ortak geleceği içinde barındırıyor mu sorusunu samimiyetle ve kararlılıkla sormayı erteleyemeyiz.